'Türkiye'de istisnalar hariç filmciler müziği bilmiyor'

Rubato grubundan Göksun Çavdar, MedyaTava'nın sorularını yanıtladı. Çavdar, "Türkiye'de kaygılardan, hayatta kalma zorunluluklarından istediğimiz müziği yapamıyoruz" dedi.

Google Haberlere Abone ol
Medyatava Özel 'Türkiye'de istisnalar hariç filmciler müziği bilmiyor'

Rubato'nun kurucularından müzisyen Göksun Çavdar, MedyaTava'nın sorularını yanıtladı. Çavdar, neden klarneti seçtiğinden, Rubato'nun kuruluş sürecine kadar birçok soruya yanıt verdi.

- En baştan başlayalım; ailenizle hayatınız Fransa'da başladı. Şehir efsanelerini gerçekler ile değiştirelim. Türkiye'ye dönene kadar hayatınızı anlatır mısınız?

Ailemin yaşadığı Fransa Vernon'da 1974'de doğdum. İlkokulu Fransa'da okudum. Müzik derslerimiz için hafta sonları kilise ayinlerine giderdik. Orada koristlikle başladı aslında her şey. İlk nota bilgimi de orada aldım. Ben 11 yaşındayken de Türkiye'ye döndük. Artık Fransa'da ileri düzeyde bir rasistlik başlamıştı. Ve babam dönmemiz daha doğru olacak dedi ve döndük. O zamana kadar da ben hem okulda hem ufak ufak başladığımız derslerle müziğin içine girmeye başlamıştım.

'Gitar, kanun derken klarnet çalmama İTÜ'deki hocam karar verdi'

- Avrupa'nın göbeğinde bir kariyer kurma fırsatı varken neden Türkiye'ye döndünüz?

Dediğim gibi ileri düzeyde rasistlik bizi ailecek yormaya başlamıştı. Ailem uzun süredir Vernon'da yaşıyordu. Ablalarım ciddi okullar bitirip, işlerine devam ederken sorunlar başladı. Ama babamız bizim dönme zamanımız geldi deyince döndük. Aslında tam da rahmetli annem beni müzikle ilgili bir dershaneye yazdıracaktı ve hatta gitarla başlayacaktım.

- Berkley ve İTÜ arasında bir seçim yaptığınız doğru mu?

Bunların hepsinin öncesinde bir sürecimiz oldu. Ailem Türkiye'ye dönünce beni İstanbul'da köklü bir Fransız okuluna yazdırdı. İki yıl hazırlık okumadan, ana dilim Fransızca olduğu için direk ortaokulla başladım. Ben sınıfta kalıp, atıldım; nedeni ise Türkçe bilmeyişimdi :) Sonra da konservatuar sınavlarına girmeye karar verdim. Ve ailemizde çok fazla müzisyen ve hatta daha fazla kanun çalan olduğu için ilk hedefimiz kanundu. Sınavlara girdim ve heyette Tülay Örser vardı; benim için çok kıymetli bir hocadır; klarnet hocam. İmtihanda kulak ve ritim tabii ki çok önemli ama hocalar anatomik olarak da ellerin hangi saza uygun olduğuna da bakmak zorundalar. Enstrüman seçimleriniz için yönlendirme yapıyorlar. Tülay Hanım sen klarnetçi olacaksın demişti ve kendisi ile klarnete başladım. Sıkı bir eğitimle giriş yaptık. Hızlı klarnet birimi. Suzuki  Metodu diye bir metod vardır; onun klarnete uygulanmış şeklini öğretiyordu ve o öğrencilerden birisi de bendim. Suzuki Metodu şöyle bir metod; mesela Mimar Sinan'dakiler orta1 derslerini görürken, biz aynı sınıfta orta3 derslerini öğreniyorduk. Ben klasik batı müziği eğitimi aldım. Ve liseye kadar bu şekilde devam etti. Bir yandan da klarnette batı eğitimi alırken bir yandan da Türk Musikisi Devlet Konservatuarı' nda okuduğum için Türk müziğini de öğreniyordum. Solfej, nazeriyat, repertuar derslerini de alıyordum. 19 yaşına geldiğimde Batı müziği solfeji hocam Kamil Özler'in yönlendirmesi ile Berkley'i derslerini çalışmaya başladık. Kamil Hocam'da klarnetçi hatta Tülay Hanım'ın öğrencisidir, TRT'de Caz orkestrasının şefiydi, çok iyi müzisyendir, caz ile ilk tanışmam da o dönemlere denk gelir. Hatta Kamil Özler mektup ile Berkley'i bitiren ilk Türk müzisyenlerdendir. Biz bu dersleri okul dışında çalışırken, bir yandan da Tülay Hocam'ın takibindeydim. İlerlememi görünce Kamil Hoca'm benim çaldığım bir kaydı Berkley'e gönderdi. Mektup ile eğitime kabul edildim, sonrasında ise burslu olarak okula davet aldım. İlk haberi aldığımda okuldan abim olan Ferda Anıl Yarkın o sevince şahit olmuştur:) Onlar Unkapanı'nda bir stüdyoda çalıyordu ve yanlarına koşmuştum deli gibi. Sonra ailem ile paylaştım. Çok sevindik ama bu haberden kısa bir süre sonra babam ciddi bir rahatsızlık geçirince Türkiye'de kalmam gerekti. Ve doğal bir seçimle İTÜ'de devam ettim.

Türkiye'deki müzisyenlerin büyük bir çoğunluğu son sınıfta bile olsa okulu bitirmiyor; siz de onlardansınız. Bunun nedeni nedir?

Ben Berkley'i rafa kaldırınca İTÜ'de çalgı eğitimi bölümünün yükseğine girdim oradan da kompozisyona geçtim. Devam etmek istedim ama okulun sistemi bir yerden sonra bana saçma ve yanlış geldi. Sanırım bir çoğumuza etkisi aynı oldu. Bunlar olurken bir yandan da Kültür Bakanlığı'nın Devlet Modern Folk Müzik Topluluğu'nun sınavlarına girdim, kazandım ve stajyer olarak çalmaya başladım. Altı yıl sonra ise kadroya girmiştim. O yaşta bunu başarabilmek önemli bir detay. Okulda kalsam akademisyen olacaktım ama bu hiç bana göre değildi. Şimdi aynı zamanda devlet sanatçısı olarak DMFMT ile de çalışmaya devam ediyorum.

- Aslında hem okullu hem alaylı bir müzisyen olarak bu iki kavramın müziğinize nasıl etkileri oldu?

Okulda nazariyat yani işin matematiğini öğreniyorsunuz. Alaylı olmakta başka bir okul bence. Bir kere repertuarınız hızlı ve çeşitli olarak gelişiyor. Daha koyu hissedip, çalabiliyorsunuz. Okul tarafı da ne olursa olsun çok önemli. Özellikle de temel bilgiler için asla es geçilmemeli. Ben si bemol klarnet çalıyorum. Herkes aksini iddia etse de si bemol klarnet ile Türk müziği çalmak çok zor değil aslında. Sadece beyin işi. Teknik bilgiler var. Ben bir çok farklı hoca ile çalıştım. Mesela aynı zamanda büyük dayım olan İzzet Altınbaş. Haydar Tatlıyay metodunu yazan, eserlerini notaya döken kendisidir. Çok şey öğrendim. Türk müziğindeki tampere sistem yani ses sistemi Batı müziğinden çok  farklı. Mesela Türk müziğindeki LA batı Mİ. Si bemol klarnet ile ise bir ton üstü FA diyez oluyor. Böyle eğitildim. Bu sistem ile anahtar kavramını kullanmamayı  öğrendim. Alaylılığın en önemli unsurlarından biri bu. O zaman duygu çok daha başka geçiyor hem çalana hem dinleyene.

'Ben egosunu doğru yönetemeyenlerin müziğine inanmam'

- Hakkınızda yazılan her yazı her yorum, eşsiz bir müzisyen olmanızın yanı sıra mütevaziliğinizle de ilgili. Bu kadar başarılı, dünya çapında bir müzisyen bu kadar egosuz olabilir mi?

Ego mutlaka vardır ama konu o egoyu nasıl yönettiğiniz. Ben egosunu doğru yönetemeyenlerin müzik yapabileceğine inanmıyorum. Zaten müziğin içinde bana göre egonun olması komple yanlış. O zor parçayı ilmek ilmek işlerken, ne kadar zor olursa olsun sonunda çalmaya başladığında yaşadığın haz olabilir ancak ego. Tülay Hanım'ın "Sabır erdemdir" diye bir lafı vardı. Bunu başardığın zaman öndesin demektir.

- Profesyonel olarak sahneye çıktığınızda kaç yaşındaydınız? O günü düşününce kariyer planlamanızı ve geldiğiniz noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında ben ilk para kazanmaya stüdyo müzisyenliği ile başladım. Bizim okulda devrecilik vardır ve abiler sahip çıkar. Rahmetli Ufuk Çınar abimin bir kaydına çalmıştım 15 yaşında. Harçlık vermişti bana :) Çok da sevinmiştim. Sonra o işler büyümeye başladı. Çala çala duyulmaya başlıyorsunuz. Kayıtlara çağrılmaya başladım. Sahne ise Zülfü Livaneli ile başladı. Reşit olmadığım için ailemin izin belgesi ile konserlere gidiyordum. Zülfü Abi ile neredeyse dünyayı gezdik beraber. Çok acayip müzisyenler ile de çaldık. Mesela Giora Feidman ile Almanya Nurnberg konserimiz benim için eşsiz bir tecrübe ve anı olmuştu. Üstünden 23 sene geçmiş ama unutulmazdı. Zülfü Abi hatta konseri köşesinde de yazmıştı. Feidman ile atışmak ne demek o yaşta :)

- Zülfü Livaneli ile uzun yıllar çalıştınız ve solo albümünüzün repertuarı da Livaneli Şarkıları oldu. O dönem neler oldu?

Benim albüm hikayem Müzikotek ve Dağhan Baydur, Selim Korkmaz abilerimle başladı. Library/Stok müzikler statüsünde işler yapmaya başladık. Uzun zaman bu kayıtlarım özellikle belgesellerde çok kullanıldı, hala da devam ediyor. Ondan sonra Zülfü Abi'nin de teklifi ile "Livaneli Şarkıları" adı altında albümümü hazırladım. Dönemin en iyi işlerindendi. Şimdi de albüme başladık. Köklerle ilgili baya kapsamlı bir iş olacak. bu albüm bittiğinde
çok büyük konserler yapmamız gerekli, o çalımlar, duygu ancak geçer insanlara. Pandemiyi hazırlıkla geçirip, bitişini ise konserlerle kutlamak istiyorum.

- Türkiye'de farklı müzik tarzlarından sanatçılar ile hem sahnede hem albüm kayıtlarında birlikte çalıştınız. Bir dönem paylaşılamadınız. O dönemden bu döneme kariyerinizin oluşumunda etkileri nasıldı? Paylaşılamamak sorun yaratmadı mı?

Ben çok büyük isimlerle çok güzel işler de çaldım. Hepsinin yeri ayrı. Çok fazla da şey öğrendim, çok da güzel şeyler yaşadık. Ama zaman içinde görüyorsun ki paylaşılamayan müzisyen olmak çok da matah bir durum değil. Bir kere bu çapta bir müzisyenin dünyaya açılmasını önlüyor. Adınızın çok duyulup, her yere çağrılmanız kendi kariyeriniz için zamansızlık demek. Çalıştığım isimler arasında sorun olmasın diye ben de sorunlar oldu:) Her sabah hangi şehirde uyandığımı hatırlamıyordum, uçaktan uçağa koşuyordum. Zaten sahnede artık kendin için çalmıyorsun, artık onlar için çalıyorsun. Sazının solisti oluyorsun elbette. Türkiye'nin en önemli yorumcuları ile yıllarca çalıştım. Sezen Aksu, Zülfü Livaneli, Ajda Pekkan, Candan Erçetin, Volkan Konak... Onların sahnesinde ışık sana döndüğünde o duyguyu karşında seni soluksuz izleyen binlerce insana geçirebilirsen işte orada o sahnenin sahibi olan bu isimler de senin hakkını veriyor. Az önce söylediğim onlar için çalıyorsun mantığı da burda onların müziğinin içinde kendi müziğini yaratarak herkesi mutlu eden bir hale geliyor.  Sonra konser bitiyor ve herkes evine gidiyor. Sonra da o adrenalin ve sazınla baş başasın. Show dünyasının gerçeği de bu. Ama müzisyen dünyasında durum biraz farklı. Mesela Erkan Oğur.  Muazzam bir müzisyendir, hayranım kendisine. Bir baba edası var üstünde. Bana çok şey öğretti. Söylediği bir şey vardır; onun üstüne gidince her şeyi öğrenmiş oluyorsun. Mısırlı Ahmet'de öyle bir müzisyendir. İkisi ile bir anım vardır ki; Erkan Abi, Ahmet Abi ve ben İspanyol bir ekiple Mısırlı Ahmet'in turnesinde çalıyorduk. Yeni Melek Sineması sahnesindeydik. Solo bölümü geldi, üçümüz sıra ile çalıyorduk. Erkan Abi ortadaki mikrofonu kafası ile göstererek beni öne attı, ben de başka bir solist gelecek zannediyorum(gülüşmeler). Çok utana sıkıla o öne çıktım ve gözlerimin bebekleri kapaklarımın içine kaçmış, nasıl bir müzik yaptık anlatamam. Uzaya gittik resmen, Ahmet Abi'nin lafıdır bu. O gece beni o gezegende aralarına aldılar ve inanılmaz bir müzik çıktı. İşte bu show dünyası ile müzisyenlerin dünyasının arasındaki farklardandır.

- Dünyada nam salmış isimlerle, orkestralar ile de çalıştınız. Hakkınızda yapılan bir çok yorumda size hayranlıklarını okuyoruz. Yerli ve yabancı şarkıcı/müziyenler arasında nasıl farklar gördünüz?

Erdal Kızılçay ile çok iyi projelerde çaldık mesela. Beatles Alaturka diye bir proje yapmışlardı. Dağhan Baydur ve Fuat Günerle birlikte. İngiltere Liverpoll'da Beatles'ın ilk çaldığı mekanın önünde İngilizlere konser verdik. İnanılmazdı. BBC'ye haber olduk. David Bowie'nin eski basçısı Erdal Abi. Böyle bir müzisyen ile yıllarca hem sahnede hem stüdyo kayıtlarında çaldık. En son Erdal Kızılçay Sezen Aksu şarkılarını düzenlemişti ve bu projeyi İngiltere Kraliyet Orkestrası ile birlikte yapmıştı. Ben de Zorlu'da o konserde Kraliyet Orkestrası ile çaldım. Yabancılar ile çok çaldım. Amerika'da da çaldım. Ve yabancılar müzik konusunda çok idealistler. Biz ise demin konuştuğumuz o paylaşılamamaktan ve Türkiye'de ki kaygılarımızdan idealizmi öne alamıyoruz. Mesela Erdem Sökmen. Arjantin müziğini Arjantinlilerden daha iyi çalıyor. Ama Erdem Abi uçağa binemediği için dünya sahnesinde çalamadı. Oysa ki Latin müziğinde onlardan çok daha iyi ve bilen bir müzisyendir.

'Türkiye'de istisnalar hariç filmciler müziği bilmiyor'

- Bir çok dizi ve film müzikleri de diskografinizde yerini aldı. Görüntüye müzik yapmak nasıl bir ruh hali istiyor? Özellikle teması müzik hatta klarnet olan "Eyvah Eyvah" serisinde müzik yapmak nasıl bir deneyimdi?

Fahir Atakoğlu, Cem Tuncer, Cem Erman ile çok güzel film müzikleri yaptık. Dizilerde de çok çaldım, temalar çıkardık. Görüntüye müzik yapmak, aranjör için zor, ne istediğini bilenlerle çalan müzisyen için daha kolay. Ne yazık ki Türkiye'de filmciler müzik bilmiyor. Sadece bir hissiyatları var ve o hissiyatı duymak istiyorlar. Ama bazı zaman yanlış hissediyorlar. 
Ben çok yaşadığım için biliyorum. Yabancı dizilere bakın, sahne ile müziği dinleyin, algısını anlarsınız, çok daha farklı bir matematiği var. Biz de sadece duygu isteniyor. Aynı sahnede 4 dakika bakışma ile müzik olmaz. Arkadaşların önce kendi işlerini doğru yapmaları gerekli. Ondan sonra oturur, müziği konuşuruz elbette. Mesela Eyvah Eyvah serisi dediğiniz gibi ana teması klarnet olan bir film. Zor iş gibi ama o projede bir faktör var; Ata (Demirer). Ata müzisyen, oyuncu. Senarist. Bu işi biliyor, fark var. Yönetebiliyor olayı. Müzik ve diyalogları yönetebiliyor. Olay tam olarak bu.

- Kendi solo projelerinizi yapmaya başladığınız bir dönemde grup arkadaşlarınız ile Rubato'yu kurdunuz. Bu nasıl bir karardı? Rubato'nun müziğine sizin etkiniz sizce ne kadar?

2013'de kurduk grubu. Şöyle düşünün herkese çaldınız ve herkesin sahnesinde çaldınız. Artık çalacak kimse kalmadı. Hem ben, hem Özer Abi, hem Eralp, hem de Fatih o güne kadar herkese çalıp, o egoları yaşadık. Ve sonra dedik ki artık kendimize çalalım. Özlem duyduğumuz bir duyguydu bu. Grubun kurulma hikayesi aslında budur. Rubato ne demek? Rubato ritmi esneterek çalmak demektir. Büyük orkestralarda rubato bir pasaj geldiyse şefin eline bakarsınız. Şef sizi yönetir orada, şef size 1'i verir, senkron içinde çalmazsınız ve şef ile ruhani bir durumda çalarsınız. Biz de dedik ki hepimiz şefiz, hepimiz bir nefes, hepimiz bir yayız, hepimiz bir teliz ve hepimiz aslında tek bir kişiyiz. Bize Anadolu'nun Oda Orkestrası demişlerdi, çok doğruydu. İlk 2 albümümüzde hatta ilk albümde yaptığımız müzikle yurtdışında caz festivallerinde de çaldık. Oraların basınında hakkımızda acayip yazılar yazıldı. 2. albümden sonra da her tarz müziği çalmaya başladık. Arabesk de vardı içimizde, halk müziği de, caz da. O yüzden albüm isimleri 1,2,3,4 diye gidiyor. Shakti, Zakir Hussain, John McLaughlin, Pandit Hariprasad Chaurasia  gibi müzisyenlerde tarz değişiklikleri yaptıkları albümleri böyle adlandırmışlardı. Bizim için işler popüler olmaya başladıkça da biraz yön değiştirdi. İşte hep konuştuğumuz o kaygılar da işin ruhuna etki ediyor. Müzikle popülerlik arasında doğal süreçte bir seçim yapıyorsunuz. Birinci albümden bugüne işlerin her anlamda değişmesi de bu yüzden.

- Gelelim yoğunluktan kenara koyduğunuz ama  artık tekrar başladığınız aranjör tarafınıza. Herkes hatırlasın diye yaptığınız hitleri de yazalım... Stüdyo sizin deyiminizle sizin konfor alanınız mı gerçekten? Bir şarkıyı düzenlemeden önce nasıl yorumluyorsunuz?

Son dönemde vakit olmadığı için biraz ara vermek zorunda kaldım diyelim. Stüdyoda çalmak, aranje yapmak benim için her zaman başka bir tatmin oldu. Sıfırdan yaratmak bir müzisyen için olağanüstü bir durum. Candan Erçetin, Halil Sezai, Koray Avcı, Sibel Can albümleri, onlarca yeni isim... Albümlere, şarkılara aranjeler yaptım. Çok özledim. Ve artık bir düzene geçtik. O yüzden artık stüdyomda yeni işler için çalışmaya başladım.

'Bugün Onno Tunç yaşasa ve trap yapsa yine başka bir şey olurdu'

- Doğu ve batıyı bu kadar iyi bilen bir müzisyen olarak  şu dönemde Türkiye'de müziğin gelişimini nasıl görüyorsunuz?

Valla Onno Abi ve Uzay öldükten sonra müzik aranjmanlarından pazarlamasına kadar değişti. Müziği bu adamlar yönetiyordu. Zaten aranjelerini dinlediğinizde aradaki farkı çok açık görüyorsunuz. Onların müziğinde nasıl yanlış olmayacağını da görüyorduk. İkisi de gittikten sonra yanlışlar başladı.  İnanılmaz şeyler duymaya ve hatta biz de çalmaya başladık. Bizde de kabahat var. Yaşasalardı inanın başka şeyler olurdu. Hızlı tüketim de bizi buraya getirdi. Evet dünya bu dijtalleşme ile buraya geldi ama bu kadar da yanlış yapılmaz:)

- Yapılan yeni nesil müzikler sizce bir furya mı? Yoksa devamlılıkları var mı?

Yeni müzikleri dinliyor ve takip ediyorum. Genelde böyle furyalar olur ve geçici olur. Mesela şimdi trap diye bir akım var. Uyan uymayan herkes trap peşinde. Dünya'daki trap ile burda yapılan trap arasında da büyük farklar var. İkisini dinleyince farkı görüyorsunuz. İş aynı loopla aynı davulu çaldırıp, üstüne klarnet çaldırıp, arabesk sözlerle o cümleleri kullanıp müzik
yapmak aslında önemli bir şey ama asla kolay bir iş değil. Bunu basitleşirmek de kalıcılığı engelliyor; siz bugün dinlediğiniz şarkıyı yarın hatırlıyor musunuz? Mesela Onno Ağabey trap yapsaydı ne olurdu? Buraya geliyor iş ve unutmanız mümkün olmazdı.

- Gözlemlediğinizde sizin yaşınıza geldiğinde kariyerini görebildiğiniz yorumcu ve/veya müzisyenler kimler? Hip-hop, rap'in yükselişini izlemeye devam ediyoruz ve geldiği noktada neler oluyor? Siz bu müziği çalar mısınız? Neler katarsınız birbirnize?

Müzisyen arkadaşlarımız var tabii, müthiş çocuklar var. Ama ne yazık ki solist, şarkıcı göremiyorum. Trap mevzusundaki gibi işleri kolaylaştırmak çok iyi şarkıcılara bile bunu yaşatıyor. Şirketlerin hip-hop, rap işlere yoğunlaşması da mesela. Varolan talebi sokaktan geldiğim diyen her çocuğa "proje" yaparak kapatamazsınız.Ama yapılmış ve iyi, devamlılığına inandığımız işlere mutlaka yatırım yapmalıyız. Görmezden gelemeyiz. Listelere bakıyorum, çok enteresan şarkılar yapılıyor. Müzik bu ve her nüansı sevilir, takip edilir. Dünya'da da örnekleri var. Miles Davis hip-hop çaldı. Gençler sahnede Miles Davis ile müziklerini yaptılar. Böyle olunca da bu destekle yeni akım büyük kitlelere ulaşır. Müzisyen olarak kendimizi yeni nesilden koparamayız. Ben de çalabilirim tabii, sahnede çok başka yerlere gidebilir işler. Müzik yaparken sadece müzik yapmak için beraber olmayacaksın. Beraber nefes alıp, hayatı paylaşacaksın, yürüyeceksin mesela. O zaman müzik çıkar ortaya. Önemli olan tanışıp, ortak müzikte kendi cümlelerini kullanmak.

- Aranjör olarak nasıl projeler yaparken daha çok heyecanlanırsınız? Hala hit kokusu almak var değil mi?

Sesi güzel insanın bana gelme şekli çok önemli. O kapıdan içeri girme şekli çok önemli. Kişiliğini araştırmayı yeğliyorum önce. O'nu nasıl yansıtacağımı daha net şekillendirebilirim. O zaman da ona göre bir iş oluyor. Müziği kişilikle bütünleştirmeyi tercih ediyorum. Bu sayede de yaptığımız şarkının ne olabileceğini, nerelere gideceğini görüyorum. Yaptığım projelerde de yaşadım bunu ve güzel bir başarı. O yüzden aranjör bütün binayı bitirendir. Söz, beste, yorum gelir ama doğru aranjör binayı diker. Başarıyı gören tüm solistler aranjörleri ile olan uyumlarına çok şey borçlu. Şimdi herkes çok biliyor. Okuma ve çalımlarda neler yaşanıyor, bilseniz. Benim yorumcu diyebilmem için bazı trikleri yapabiliyor olması lazım. Bir 3'lü yap, dubleli oku, pesini, tizini oku dediğimde yapamıyorsa ben bu insana nasıl şarkıcı diyebilirim. Ama vazgeçmem uğraşırım, öğretirim. Sonrası kendi kariyer yönetimi. İyi şarkının hakkını vermek gerekir, değil mi?:)

Sıradaki Haber İçin Sürükleyin