'Vicdanla ölçülen bir sistem kurmamız gerektiğini düşünüyorum'

Medyatava ÖzelMine Söğüt, yeni kitabı 'Gergedan - Büyük Küfür Kitabı'nı Sayım Çınar'la konuştu.

'Vicdanla ölçülen bir sistem kurmamız gerektiğini düşünüyorum'

Mine Söğüt, YKY’den yayınlanan son kitabı Gergedan - Büyük Küfür Kitabı ile gündemde. Tanıtım bülteninde “Güncel olaylara yaşadığımız günlere getirdiği bakış açılarıyla okurunu derinden sarsıyor. Bir ateş yakıyor. Karanlık dağılıyor.” deniyor. Sayım Çınar karanlığın karşısında edebiyatıyla duran Söğüt’le konuştu.

Sayım ÇINAR / sayimcinar@gmail.com

'Vicdanla Ölçülen Bir Sistem Kurmamız Gerektiğini Düşünüyorum'

Gergedan’ı okumaya başlayınca kendine biriktirdiğin, kimseyle paylaşmadğın öyküler kağıda dökülmüş gibi hissettim. Bu öykülerin hikayesi nedir?

Bir roman değil bir öykü çıktı yeniden. Tür bakımından devamlılık diyebilirim. Bütün yazdıklarım aynı çekirdekten öfke ve itirazdan besleniyor. Girift ve sert hikayeler. Gergedan da böyle.

Aileyi eleştiriyorsun, aile kavramını tartışmaya açıyorsun.

Otoriteyi ve iktidarı sorguluyorum. En iyi modellendiği yer de aile. Devlet ve aileyi sorguluyorum, içten ve tabulara karşı gelerek.

Bu öyküleri nerede yazdın?

Bu ülkede yazdım. Yer bu ülke ve bu dünya. İki kitap arasında 8 yıl var. Bu sekiz yılda yaşananları düşününce o sürecin hikayeleri bunlar. Kültürel, politik olarak yaşadıklarımız, bireysel olarak yaşadıklarımız var bu kitapta. Kavranması zor ve acılı bir dönemin hikayeleri. Endişesi bol bir dönemde yazdım. Bir kerede yazılmış bir kitap değil. Zaman içinde yazdığım eski öyküler de var içinde. Etrafına ördüğüm öyküler de var. Bir bütünlük içinde yazmayı seviyorum, birbirinden kopuk olmuyor öykülerim. Oturup bir solukta yazılmadı bu kitap.

Gazeteci kökenlisin. Güneş, Tempo, Yeni Yüzyıl…

İlk insan hakları servisindeydim, adliye muhabirliğidir çömezliğim. Hep sosyal ve politik haberler yaptım.

'Bu ülke bu hikayelerin ülkesi!'

Ahlaki sorgulamalara da yer veriyorsun Gergedan’da. Öteki başrolde. Eril iktidarı sorguluyorsun.

Direkt birebir yaşanmış öykülerden yola çıkmıyorum. Ülkeden besleniyorum. İzleri benim hayatımda olmasa da bu ülke bu hikayelerin ülkesi. Sokakta yanından geçtiğin insanın yüzünde var bu öyküler. Gerçekten yaşanan, yaşanmış şeyler var bu öykülerde. Biz hepimiz ülkece deneyimliyoruz her şeyi ve hepimiz çok iyi tanıyoruz bu isimleri.

Yirmi bin, ardından üç bin kopya basıldı kitabın. Bu baskı sayıları çok önemli.

Sert ve farklı bir kitap, kolay okunan bir kitap değil. Farklı olması onu geride bırakmadı. Yalnız kalmaya adaydı aslında. Tahammülü zor betimlemeler var. Tüm bunlara rağmen derin edebiyat okuru olmasa da okumayı seven insanların ilgisini çekti. Genç insanların yorumlarında şunu görüyorum: “Zor ama hiç düşünmediğim şeyleri düşündürdü.” Bu çok önemli. Dilin, edebi tarzının farklılığının bir dezavantaj olmaması çok önemli.

Okuduğun kitaplar yazdığın kitaba taşınmış.

Küçük anahtarlar koydum öykülere, çok doğru. Marquez, Lale Müldür, Cemal Süreya, Passolini, Haneke var öykülerimde. Küçük işaretler bunlar, ufak selamlar. Genç okurlar için önemli buluyorum, belki o yollara saparlar. Bu isimlerin bugünün meselelerine kardeşlik edebileceklerini görmeleri önemli.

'Bir hastalığın içinde yaşıyoruz, kronik bir hastalık bu'

Seni yazmaya sürükleyen çok şey olmuş olmalı.

Bir hastalığın içinde yaşıyoruz, kronik bir hastalık bu. Yaşadığımız çağın hastalığı. Dünya hastalanır ve böyle şeyler olur. 1930’larda edilmiş bu söz. Aradan geçen zamanda hastalık iyileşmedi. Uygarlık tarihi boyunca dili kurmaya devam ediyoruz, bu öyküleri anlatmaya da. Sophokles okuduğunda bugünle bağını görüyorsun. Aynı iktidar meselesi.

Yeraltında yaşıyor sanki anlatıcı. Fantastik öğelerle gerçekleri anlatıyor. Gözü yerin üstünde.

Evet, öyle. Mevcut uygarlığın cinsiyeti eril. Erkekliği sorgulamak lazım demek ki.

Ölüm ve ölmek üzerine çok sorgulama yapıyoruz kitabı okurken.

Ölmek normal. Doğum yaşam normal. Varlığın başı ve sonu var ve bir süreç var. Buna bu rasyonellikte bakabilsek her şey daha anlamlı olacak.

Aile kavramı denince hapishane geliyor akla. Evdeki faşizm, sistem sorgulaması aile üzerinden Gergedan’da en saf haliyle ortaya çıkıyor.

Bir Haneke filmi izlediğinde de aynı aileyi görüyoruz. Başka başka yaşasak da aynı insanı görüyoruz. Ortadoğu ülkesi, ağır hikayeler, evet, ama gökyüzünden bakınca da aynı otorite ve sistem hırpalıyor insanları dünyanın dört bir yanında.

Herhangi bir sorgulama yapmıyor toplum. Bütün hikayelerde yüzleşme var oysa ki sende. Bu bir öneri mi?

Yüzleş ve farkına var. Çok mutsuz olduğumuzu düşünüyorum. Memnun değiliz. Güvende değiliz. Buna rağmen mutluymuş gibi davranıyoruz. Bunu biraz sarsmak gerek, sanatın işi bu.

Gergedan kimi noktalarda ortaya çıkıyor.

Derdi var. Bir intikam eşinde. Son idealist insan karakterin hikayesi aslında. Pozitif bir insanlığı sürdürmenin hikayesi. Gergedanlaşıp yazarına başkaldırıp, oyunun yazarının peşine düşüyor.

Bahadır Baruter’e ait desenler. Kitaba daha da büyük bir derinlik katmış.

Evet. Çok anlatıyorum, çok konuşuyoruz. Bu konuştuklarımızdan yola çıkıyor aslında. Mesele üzerine düşünüp kendi disiplininde soyutlamalar yapıyor. Birebir çizmiyor, ki bu iyi bir şey. Hayata aynı yerden bakıp aynı yerden üretiyoruz.

Cumhuriyet’teki yazıların çok önemli. Bazı okurlar seni gazeteden tanıyor.

Aslında gazete okuruyla edebiyat okuru yeni tanışıyor. Sosyal medya sayesinde bir bağ kuruldu. Aralarında büyük bir geçiş var.

İnançla ilgili de ciddi sorgulamalar var.

Varlık felsefiyle uğraşan bir metin bu doğru.

'Hem cinsiyetsiz hem de toplumsal cinsiyet tanımlarının ötesinde yazmak istiyorum'

Sırada ne var diye sorsam?

Daha ben de bilmiyorum. Süreçte belli oluyor yazdıklarım. Oyun yazmayı düşünüyorum.

Denemeye yakın öyküler. Sayıklamalar, bilinç akışları… Gergedan bu yönüyle de özel bir kitap.

Doğru. Ama benim çoğu üretimim böyledir. Köşe yazılarım da edebi, kurgusal metinler oluyor.

Bütün cinsiyetleri eşit tutuyorsun yazdıklarında.

Hem cinsiyetsiz hem de toplumsal cinsiyet tanımlarının ötesinde yazmak istiyorum. Yeni bir ahlak yaratma üzerine önerilerim var. Başka bir algı, tanım hatta tanımsızlık mümkün mü, bunun peşindeyim. Vicdanla ölçülen bir sistem kurmamız gerektiğini düşünüyorum. Tanrıya yüklediğimiz pozitif her şeyi kendimize yüklemek belki de doğru olan.

Sayfa Derleme Süresi: 8.0351 saniye