Rıdvan Akar: ‘Birand’ın yanında olmalıydım, gururuma yenik düştüm. Pişmanım.’

Geçen yaz CNN Türk’ten atılan gazeteci Rıdvan Akar, ayrılıktan sonra ilk kez Medyatava’dan Neslihan Akdaş’a konuştu. Röportajda Birand’la kırgınlığının nedenini de ilk kez anlattı.

Rıdvan Akar: ‘Birand’ın yanında olmalıydım, gururuma yenik düştüm. Pişmanım.’

“Ağzımda bal gibi tatlı bir türkü, bir iner bir çıkarım bu yokuşu. Ağzımda bal gibi tatlı bir türkü, kazanırım çocuklarıma ekmek parası...” Ekim ayında twitter adresinden böyle duyurmuştu gazeteci Rıdvan Akar, Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu'nun Basın Danışmanı olduğunu. Aslında kendisini “tasarruf” gerekçesiyle işten atıldığı Temmuz’da aramıştık. Ancak arka arkaya yaşadığı talihsizlikler nedeniyle bir araya gelmemiz ayları buldu.



Akar’la, CNN Türk’ten ayrılığını, 11 yaşındaki ikizleriyle ilk kez başbaşa ve işsiz geçirdiği ‘buruk’ 2014 yazını, bir gazetecinin ‘basın danışmanı’ olarak evi geçindirmesini  konuşmak için bir araya geldik. Ancak sohbet bunlarla kısıtlı kalmadı; yıllarca birlikte çalıştığı ancak ölümünden önce vedalaşamadığı Mehmet Ali Birand’la ayrılığına ve pişmanlıklarına kadar gitti. Akar, Birand’la gerginliğin nedenini usta habercinin ölümünden sonra ilk kez anlattı.



 



Röportajı bir gazeteciyle mi yapıyorum yoksa bir basın danışmanıyla mı?



Tabii ki bir gazeteciyle yapıyorsunuz. Ben gazeteciyim.



Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu'nun Basın Danışmanı olduktan sonra nasıl tepkiler aldınız?



İnsanlar genellikle kutladı. Çünkü bir yere girmiş, bir iş sahibi olmuş oluyorsunuz. Gezi sürecinden bu yana işsiz kalan gazeteci sayısı 150’ye ulaştı hatta geçti belki de. İşsizlik iki temel kaygı uyandırıyor. Biri, evi geçindirme, diğeri “ben gazeteciyim, bir gün mesleğe dönecek miyim" sorusu. İkinci kaygı öne çıkarsa oturduğunuz yerden bir iş gelmesini bekliyorsunuz. Dört  yıl önce Mehmet Ali Birand ile sorunlu bir ayrılık yaşadık. Ne yazık ki  15 yıllık kıdem tazminatım, alın terimi, emeğimi alamadım. Davam devam ediyor.  CNN Türk’ten ayrıldığımda ise yeni emekli olmuştum, dolayısıyla bir, bir buçuk yıllık tazminat kaldı elimde. 30 yıl çalışıp 1,5 yıllık tazminatla işten ayrılınca kala kalıyorsunuz. O zaman “evi geçindireyim” kaygınız ağır basmaya başlıyor.  Şu an emekli maaşım ve iki tane de 11 yaşında çocuğum var. Dolayısıyla emek ve  alın terimle önüme başka iş çıksaydı onu yapacaktım.



Bu iş teklifi size nasıl ve kimden geldi?



Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu'ndan geldi.  Doğrudan kendi danışmanı olmamı istedi. Başkanla iyi bir iletişim kurduk. Belediyeciliği öğreniyorum. Bildiklerimi ve birikimimi paylaşmaya gayret ediyorum. 



“BABAM NE YAPTI Kİ İŞTEN ATTILAR?”



Çocuklar işten ayrılığınızı nasıl karşıladı? Belki de yıllar sonra ilk kez bir yazı birlikte geçirdiniz.



Evet, neredeyse 20 yıldır tatil yapmıyordum.  Buruk ama bir arada geçirdiğimiz bir yazdı.  İşten atılanların hesaba katmadığı bir şey vardır. İşten atılıp eve geldiğimde, çocuklarıma  'ben artık şurda çalışmıyorum' dediğimde,  biri “evi nasıl geçindireceğiz?” diye ağladı. Diğeri aradan zaman geçtikten sonra annesine “acaba babam ne yaptı ki işten attılar” diye sordu. Bir travma yaşadılar. Bu da yaşananları daha da ağırlaştırıyor.  Neyse, bunları unutmak gerek.



“32. GÜN’ÜN BAŞINDAYKEN ASLINDA İŞTEN KOVULMUŞ BİRİYMİŞİM”



Mehmet Ali Birand’la yollarınız neden ayrılmıştı?



Öncelikle şunu söylemeliyim; televizyon gazetecisi olarak Birand ekolünün bir öğrencisiyim. Televizyon gazeteciliğine dair her şeyi ondan öğrendim. Bununla her zaman gurur duydum. Sonrasında 32. Gün’ün genel yayın yönetmeniyken Mehmet Ali bey beni CNN Türk’e çağırdı. Kanalın haber müdürü oldum. Bir iki ay sonra Bir TV’den (32. Gün’ün yapım şirketi) yıllık izne çıktığıma dair bir kağıt istendi. Hala 32. Gün’ün genel yayın yönetmeni olduğum için o kağıdı imzalamamda bir beis yoktu. 32. Gün ve CNN Türk'teki görevlerime birlikte devam ettim. Mehmet Ali beyle yollarımızı ayırdıktan sonra öğrendim ki Bir TV beni o izin kağıdını gerekçe göstererek işten atmış. 32. Gün’ün başındayken aslında işten kovulmuş biriymişim. Kovulduğumdan habersiz iki yıl daha genel yayın yönetmeni olarak çalışmışım. Kapalı kapılar ardında alınmış bu kararı ancak 32. Gün'den uzaklaştırıldıktan sonra öğrendim. Bu çok inciti bir şey. Bunu ayrıldıktan sonra öğrenmek de ayrı bir acı. O bir güven ilişkisiydi.



Bu süreç Birand hayattayken yaşandı. Kendisiyle vefat etmeden ne kadar süre önce konuşmuştunuz? Vefat ettiğinde kırgınlığınız devam ediyor muydu?



Ölmeden önce davalı-davacı konumundaydık. Ancak ölüm bütün kırgınlıkların üzerini örtüyor.





“OLMAM GEREKEN YER BİRAND’IN YANIYDI”



Kendisiyle vedalaşmak ister miydiniz?



Hayatımdaki en büyük pişmanlığımdır. Tüm yaşananlara rağmen yanında olmam gerekirdi ama gururuma yenik düştüm. Benim olmam gereken yer Birand’ın yanıydı.



Peki Birand’la ilişkinizin kırılma noktası neydi?



Bunları hiçbir zaman anlatmadık. Anlatılmayacak. Evet çok kırgın ayrıldım; 32. Gün’den uzaklaştırıldım. Sonrasında yasal haklarımla ilgili olarak da olumsuz bir süreç yaşadım. Aramız daha da açıldı. 35-50 yaş arasındaki tüm olgunluk dönemimi onun yanında geçirdim. O bana çok şey kattı. Sanırım ben de o programa ve şirketine katkı sağladım Ama nihayetinde orası Birand’ın şirketi ve programıydı. O bir patron, ben de çalışandım. Hak ettiğimi düşündüğüm -212 sayılı Basın İş Yasası'na tabi olarak sigortası ödenen bir çalışan olarak-  bir kıdem tazminatıydı. O para çocuklarımın hakkıydı. O paranın ödenmemesi uğruna yapılan ve söylenenler çok kırıcıydı. Mesafenin daha da açılmasına neden oldu.



Birand’ın cenaze törenine katıldınız mı?



Evet, katıldım. Ama sonra “katılmadım” diye spekülasyonlar oldu. Oradaydım ama çıkıp  "oradaydım" demek bile gereksizdi. Maalesef o dönem günah keçisi seçildim. Örselendim. Necati Doğru’nun bir lafı vardır; “kalbim bir yumurta gibi kaldırımlara düştü ve parçalandı. Şimdi bunu toplayabilir misin?” Ben de o dönem yazılanlar karşısında bunu hissettim.



“BİRAND’LA DAVAMIZ MAHŞERE KALDI”



Oğlu Umur Birand’la görüşüyor musunuz?



Duruşmalarda karşılaşıyoruz. Karşılıklı sağlık mesajlarımız, “geçmiş olsun”larımız oluyor. Umur, babasının zarafetini taşıyan bir adam. Aramızdaki yasal sorun devam edecek. Ancak bu arada üzerinde yedi  yıl çalıştığım ve adımın hiç anılmadığı 28 Şubat belgeseli ve kitabıyla ilgili iki tazminat davası açmıştım hem Mehmet Ali beye hem de beraber çalıştığı arkadaş için. Mehmet Ali bey öldükten sonra iki davayı da geri çektim. O Mehmet Ali bey ile benim aramda entelektüel bir hesaplaşmaydı. Davamız mahşere kaldı.  Ama kıdem tazminatı bir hak ve sonuna kadar takipçisi olacağım. Çünkü o hakta çocuklarımın geleceği var. Bilirkişi ilk etapta bana bir miktar ödenmesine karar verdi. Avukatım rakamı düşük buldu. Bir TV’nin avukatları gazeteci olmadığım ve gazetecilik faaliyetinde bulunmadığım gerekçesiyle karara itiraz ettiler. Gazeteci olduğumu mahkemede kanıtlamaya çalışan insan durumuna düşürüldüm.



Bu nasıl olabilir ki?



“Bir TV çalışanıdır, Mehmet Ali Birand ne derse onu yapardı”  minvalinde bir savunma yaptılar. Hatta o dönem şirketin şoförü olan kişiyi de şahit olarak gösterdiler. Gazetecilik yapıp yapmadığıma şirket şoförü tanıklık etti.





“DAHA ZARİF BİR AYRILIK OLABİLİRDİ. BİRAND’LA İKİMİZE YAKIŞAN BUYDU”



Bu çok ağır...



Evet, ağır. O duruşmaya giriyorsunuz ve karşınızdaki hukukçu gözünüzün içine baka baka “bu adam gazeteci değildir" diyor. Yıllarca sizinle aynı mesaiyi yapan, çocuklarınızı emanet ettiğiniz adam çıkıyor, tanıklık yapıyor. Hepsinden daha da önemlisi davalı konumundakiler böylesi bir savunma yapılması için  o avukata icazet veriyor. İnsanın “lanet olsun” diyesi geliyor. Babadan zengin olsam zaten demiştim; ama demeyeceğim. Üç kuruş bile olsa hakkımı almadan peşini bırakmayacağım. Üç küsur yıldır dava sürüyor. Daha da ne kadar süreceğini bilmiyorum. Bu süreçle ilgili konuşmamaya karar vermiştim ama kol kırılıyor yen içinde kalıyor. Fakat karşınızdaki insan bundan hicap duymuyor. Çok acı. Daha zarif bir ayrılık olabilirdi. İkimize de yakışan buydu. Davada Birand'ın gazeteciliğimi öven yazıları ve birlikte aldığımız ödülleri karine göstererek gazeteciliğimi ispat etmem de hayatın ironisi olsa gerek.



Bu yaşanan tatsızlıklardan sonra geçen yaz CNN Türk’ten işten çıkarıldınız. Gerekçe olarak “tasarruf” denildi. Deneyimli bir haberci için kullanıldığında bu kelime daha da kulak tırmalıyor. Bekliyor muydunuz işten çıkarılmayı?



Hayır beklemiyordum. Son bir iki güne kadar da öyle bir sinyal almamıştım.



Maaşınız çok mu yüksekti? Tasarruf denince insanın aklına bu geliyor...



Hayır, yüksek maaş  almıyordum. Haber müdürü maaşı alıyordum, ekran yüzü maaşı almıyordum. Büyük bir maliyet kalemi değildim. Son dönemde çok gazeteci meslekten ayrılmak zorunda kaldı; bunlardan biri de benim. Kurum tasarruf tedbiri için yaptığını söyledi. Ben bundan  bir kahramanlık öyküsü çıkarmam. Ben bu izahatle yetinmeyi tercih ediyorum. Takdirini başkaları yapsın.



İŞTEN ÇIKARILDIĞINI İNSAN KAYNAKLARI MÜDÜRÜNDEN ÖĞRENDİ



İşten çıkarıldığınızı kimden öğrendiniz?



Maalesef insan kaynakları müdüründen.



İlk kez mi işten çıkarıldınız?



1988’de işten çıkarılmıştım Panorama dergisindeyken. Aradan çok uzun zaman geçmiş. O zaman tazminatımı alıp Amerika’ya serserilik etmeye gitmiştim. Keyifle andığım bir dönemdi. Asil Nadir tüm ekibi kovmuştu. Öngörümün üç misli tazminat aldığım için muhasebe müdürünü yanaklarından öptüğümü hatırlıyorum.



“Ağzımda bal gibi tatlı bir türkü, bir iner bir çıkarım bu yokuşu. Ağzımda bal gibi tatlı bir türkü, kazanırım çocuklarıma ekmek parası...” Kadıköy Belediyesi’nde göreve başladığınızda bu dizeleri paylaştınız twitter adresinizden...



Amacım hiç kimseye muhtaç olmadan, işimi iyi yaparak para kazanmak. İşsiz kaldığım dönemden itibaren çocuklarımın sorumluluğuyla hareket ettim. Doğru da yaptığımı düşünüyorum.





“İŞSİZSENİZ KIRILGAN BİR RUH HALİNE GİRİYORSUNUZ”



Ayrıldıktan sonra meslektaşlarınızdan kimler aradı sizi ya da aramasını beklediklerinizden hatır sormayanlar oldu mu?



Öyle bir kayıt tutmadım. Ama arayıp da şaşırtanlardan biri CNN Türk’te kırgın ayrıldığım bir arkadaşımdı. Ondan beni mutlu eden bir mesaj aldım.  İşsizseniz başlangıçta kırılgan bir ruh haline giriyorsunuz. Beraber yemek yediğiniz arkadaşınız niçin bir kere bile aramaz diye hayıflanıyorsunuz. Ama bunlar geride kaldı.  Kimseyi de sorgulamıyorum. Mutlaka benim de ayrılan arkadaşlarıma bu tür vefasızlıklarım olmuştur. Şimdi çetele tutmak anlamlı değil.



CNN Türk’te Hayatın Tanığı isimli programınızda Işid’in Türkiye faaliyetleri, Soma, Gezi gibi konuları işlediniz, belgeselini  yaptınız. Ayrılığınızda siyasi konjonktürün etkisi var mı?



Böyle bir iddia üzerinden hareket etmeyi, bu tür çıkarımlarda bulunmayı şık ve doğru bulmuyorum. O dönemde haber olması gereken neyse çok sevdiğim ve özverili çabalarıyla katkı veren arkadaşlarımla o haberleri yaptık. Tabii ki son dönemde yaptığım bazı işler vardı, bu işleri yapmış olmaktan da gurur duyuyorum. Benim için karine yapılan resmi açıklamadır. Ben “tasarruf” gerekçesiyle yetinmeyi uygun görürüm.



Doğan Medya Grubu’na, CNN Türk’e kırgınlığınız var mı?



Biz çalışanlarda şöyle bir ruh hali olmamalı. Patron işe aldığında nasıl ki  “beni işe alan değerli insan” diye konuşma yapmadıysam, şükranlarımı dile getirmediysem ayrılırken  de veryansın etmeyi  doğru bulmuyorum.  İş dünyasının gerçeği bu. Profesyonel bir iş akdi imzaladık.  O akitte "ebedi" bir çalışma takvimi yoktu. Ama işten kovulanlar tabii ki kırılırlar. Çünkü yaşamınızı adadığınız mesleğinizden oluyorsunuz. Üstelik gerekçesi de pek ikna edici değil.  30 yıllık gazeteciyim. Bu saatten sonra ülke gerçeklerini ve mesleki yeterliliğimi sorgulayacak halim yok.  Aradan 4 ay geçmiş. Mevlana'nın dediği gibi "Ne kadar söz varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım." Ben de yeni şeyler yapmaya çalışacağım.



“KENT HAKLARI MÜCADELESİNDE İVME HAYDARPAŞA’YA KAYACAK”



Peki o zaman “yeni bir şeyler” var mı?



2015 yılında Türkiye’de kent hakları mücadelesinde ivmenin Haydarpaşa’ya kayacağını öngörüyorum. Zira hükümet önümüzdeki yıl Haydarpaşa ve çevresini özelleştireceğini ilan etti. Bir Haydarpaşa belgeseli hazırlığı içindeyiz. Ayrıca önümüzdeki yıl 6-7 Eylül Olayları’nın 60. Yıldönümü. Bu konuyla ilgili bir kitap çalışacağım.



Bu arada yine Birand ekolünden Cüneyt Özdemir, Kanal D Haber’in başına geçti; bir nevi Birand’ın bayrağını devraldı. Özdemir’i anchorman koltuğunda nasıl buldunuz?



Cüneyt Özdemir, Birand okulunun parlak bir öğrencisidir. İyi gazetecidir. Kendine has bir tarzı var. Birand da ana habere başladığında bir türbülans yaşamıştı. Başarılı olacaktır.





İki ay önce Mirgün Cabas’a sormuştum “bir gün iklim değişir, habere dönmeniz mümkün olur mu?” diye. Cabas, -çok şükür ki- iklim değişmeden önce CNN Türk’te yeni bir programa başladı. Size de sorsam?



İklim değişir Akdeniz mi olur? Bilemiyorum ama ben en azından gülümsememi yitirmemeye kararlıyım. Kısa vadede çok şey değişmez. Gazetecilik tarihini öğrenmeye, ülkenin siyasi atmosferini solumaya çalışan biri olarak söylüyorum. Bugünden yarına bir şey değişmez. Gazetecilik kendi doğal mecrasında akmıyor. Siyasi müdahalelerle patolojik bir süreç yaşanıyor. Biliyorum ki  bir gün her şey daha iyiye gidecek. Solcuların determinizmi vardır. Nazım'ın dediği gibi; “Yeter ki kararmasın sol memenin altındaki cevahir!”



“RÜYAMDA KENDİMİ GÜNDEM HAZIRLARKEN GÖRÜYORUM”



Gazeteciliğe yeniden dönecek misiniz?



Tabii ki. Kimi zaman haberleri izlediğimde burnumun direği sızlıyor. Kimi zaman rüyamda kendimi gündem hazırlarken görüyorum. Gelecekte mesleğime döneceğimi umut ediyorum.  Biz hancıyız. Döneceğim.



Bu arada T24’te yazmaya başladınız.



Doğan Akın bağımsız gazeteciliğin nasıl yapılacağını, saygınlığın maddi koşullarla arasında bir bağ olmadığını kanıtlayan bir isimdir. T24 bugün bağımsız duruşuyla haberciliğin parlayan yıldızıdır. Orada olmaktan, katkı vermekten mutluluk duyuyorum.



“SEBA’NIN MİT’TE NELER YAPTIĞINI BİLİYORDUM AMA YAZMADIM”



Son dönemde size dair tartışılan bir diğer mevzu da Süleyman Seba belgeseliniz ve kitabınız oldu. Seba, Milli İstihbarat Teşkilatı İstanbul Bölge Müdürlüğünde görev yaptı. Ancak Seba’nın MİT çalışanı olması kitapta yer almadı. Neden?



Süleyman abinin kendi hayatıyla ilgili yanıt vermediği iki şey var. Bir tanesi sevdalarıydı, diğeri MİT’teki mesaisiydi. Sevdalarını sevdalandığı kadınlara saygısı nedeniyle, MİT’i de “Ben orada bir devlet hizmetinde bulundum. Bunu konuşmayı da zul addederim” diye istemedi. Kitabı hazırlarken MİT’te birlikte çalıştığı mesai arkadaşlarıyla konuşma imkanım oldu. Süleyman abinin onun anısına saygısızlık yapanların aksine MİT’te neler yaptığını biliyordum ama Süleyman abiye verdiğim söze sadık kalmak adına o bölümleri yazmadım, telaffuz da etmem.





Yazmadığınız bölümler Süleyman Seba efsanesini zedeler miydi?



Hayır, memuriyetinin son döneminde  kendisini Beşiktaş’a vermiş bir Süleyman Seba vardı. 53 yaşındayım ve şunu anladım, insan hayata sadece ve sadece kendi dünya görüşü üzerinden hayata bir at gözlüğüyle bakıyor. Ben 78’li bir insanım. Kendini iki kelimeyle ifade et deseler “78’liyim ve babayım” derim. Kitabın girişinde de yazdım; hayat bir lokomotif ve seni bir yerlere götürüyor. Kompartmanları var, biri hırsların, diğeri kariyerin, biri aşkların... Birinde hobilerin, -ki benim için Beşiktaş- var. Her kompartmanda başka bir şey taşıyorsun. Lokomatif, yaşamın. Belki de o kompartmanlardan birini alıp diğerine koyduğunda aslında onu değersizleştirebilirsin. Süleyman abinin yaşamıyla benim yaşamım arasında bir çelişki var sanırdım. Ama onu tanıdıkça şunu gördüm; Süleyman abi kişiliği, duruşu, zarafeti, tevazusu ve insani hasletleriyle diğer kompartmanlardaki Rıdvan’ı derinden  etkileyebilir/etkiledi. Bana hayatta birkaç rol modelinden bahset deseler, büyük bir rahatlıkla bunlardan birinin Süleyman Seba olduğunu söyleyebilirim. Çünkü insan olmayı, insan olmanın erdemini Süleyman abide gördüm. O nedenle  Süleyman abinin anısına saygısızlık ettirmem.



Ve gelelim Beşiktaşlılığınıza. Bu nasıl bir sevda?



Beşiktaş benim için çocuklarım ve eşimden sonraki en büyük tutkudur. Beşiktaş yenmiş yenilmiş şampiyon olmuş ne gam. Takım iyi, Bilic güzel insan, sahada sana “iyi ki Beşiktaşlıyım” dedirten oyuncu ve ahlak var. Daha ne ister insan!



16 Aralık’ta Çarşı’ın Gezi davası var. O gün Çağlayan Adliyesi’ne gidecek misiniz?



16 Aralık günü sadece Beşiktaşlılar değil tüm diğer taraftarlar kendi takımlarının formalarını giyerek Çağlayan Adliyesi’nin önünde gelmeden de böylesine komik bir davayı protesto edebilirler. Dava, Gezi Süreci'nin rövanşizmidir. Çarşı’ya reva görülen bu komik dava protesto edilmeli. Ben o gün Çağlayan’da olacağım.



 



Neslihan AKDAŞ / twitter: @nakdas



 



 



 


Sıradaki Haber İçin Sürükleyin