Özlem Ertan 'Dolunay Ayini' kitabını anlattı: 'Kadına şiddete isyanımı bu romana yükledim'

Özlem Ertan Dolunay Ayini romanı ile tanrıça Hekate’yi günümüze getiriyor... Kültür sanat alanında gazetecilik yapan, öykü ve roman yazarı Özlem Ertan ‘Dolunay Ayini’ adlı yeni romanını Sayım Çınar'a anlattı.

Google Haberlere Abone ol
Medyatava Özel Özlem Ertan 'Dolunay Ayini' kitabını anlattı: 'Kadına şiddete isyanımı bu romana yükledim'

Sayım ÇINAR / sayimcinar@gmail.com

'Kadına şiddete isyanımı bu romana yükledim'

Yazar, arkeolog, kültür-sanat gazetecisi Özlem Ertan’ın Dark İstanbul Yayınları’ndan çıkan yeni romanı ‘Dolunay Ayini’, farklı zamanları, olayları ve karakterleri birbirine bağlayan gerilim dolu bir kitap. Merak unsurunu romanın sonuna kadar canlı tutmayı başaran yazar, akıcı diliyle höyük gibi katman katman bir dünya kuruyor. İstanbul’un hem antik çağını hem de bugününü anlatıyor. Mitolojinin izinde gidip kadınların dünyasını sayfalara taşıyor. Özlem Ertan yeni romanıyla ilgili Sayım Çınar’ın sorularını yanıtladı.

‘Dolunay Ayini’ farklı çağları ve insanları bir araya getiren, gerçekle fantazyanın yan yana yürüdüğü bir roman. Siz kitabınızı nasıl tanımlarsınız? Size bu kurguyu yaptıran itici güç neydi?

Baş karakterlerinin kadın olduğu, kadın olmanın getirdiği sorunların kilit rol oynadığı bir roman, ‘Dolunay Ayini’. Fonunda İstanbul var: Kentin hem bugünü hem de antik çağı… Mitolojiyi, antik kadın öykülerini, günümüzün şiddete ve tecavüze uğrayan, ötelenen kadınlarını bir araya getiren ve tekinsiz, ürkütücü atmosferiyle öne çıkan gotik bir metin. Her gün gazetelerde okuduğum kadın cinayetleri beni çok yaralıyor. İçselleştiriyorum tüm bunları; kendime dert ediniyorum. Yazarken de ister istemez o dert edindiklerim kurgularımı biçimlendiriyor.

Ele aldığınız konular ve bunları sunuş biçiminizle “sert” bir roman yazmışsınız. Eşcinseller, trans kadınlar, sokak çocukları, 6/7 Eylül olayları, antin çağın dehşetli öyküleri… Hepsi var. Hayat her devirde bu kadar sert miydi?

Evet, hayat her devirde sertmiş belli ki. Zaman geçtikçe insanlığın ilerleyeceğini, daha duyarlı olacağını düşünüyoruz, ama yanılıyoruz. Antik çağda da haklarını arayan kadınlar, “kötücül” gösterilirdi. Adem’in ilk karısı Lilith bunun en belirgin örneklerinden biri. Lilith, Adem’le eşit olmak istediği için “şeytanlaştırıldı”. Peki ya, mağdur olduğu halde canavar gibi gösterilen Medusa? Tüm bu kadınlar ve daha fazlası ‘Dolunay Ayini’nde var. Bunun yanında günümüz kadınları, gay’ler, lezbiyenler, trans kadınlar da var. Çünkü sadece kadınlar değil, cinsel yönelimleri farklı olan bireyler de baskıdan ve şiddetten payını alıyor. Ben tüm bu konularda duyarlı biriyim. İsyanımı bu romana yükledim diyebilirim.

Romanın baş kahramanı Aydan dikkat çekici bir karakter. Aydan’ı nasıl tanımlarsınız?

Aydan, çocukluk ve ergenlik yıllarında üvey babası tarafından taciz edilmiş, hatta tecavüze uğramış bir kız. Çok zeki, hayal gücü inanılmaz geniş. Ancak yaşadığı travmalar onu hayattan koparmış, umutlarını karanlığa gömmüş. Geceleri ay ile konuşuyor, dertlerini ona anlatıyor. Bir de hayaletleri görebiliyor. Annesinin hayaletini dinleyip İzmir’deki evinden, üvey babasından kaçıyor ve İstanbul’a geliyor. İstanbul’da hayatına giren ve ona kol kanat geren arkeolog Ece Hanım’dan dinlediği antik kadın öyküleri ve gördüğü tuhaf rüyalar onun kendini bulmasında ve gerçek gücünü keşfetmesinde etkili oluyor.

Tanrıça Hekate de çok önemli bu kitabınızda. Neden başka bir tanrıça değil de Hekate?

Hekate benim çok sevdiğim bir tanrıça. Popüler kültürde ve edebiyatta da önemli bir figür. Shakespeare’in tragedyalarından fantastik dizilere kadar pek çok alanda Hekate’yi görüyoruz. Ancak onu yeterince tanımıyoruz. Hekate Anadolulu, Karyalı bir tanrıça. Muğla Yatağan yakınlarındaki Lagina, tamamıyla Hekate’ye adanmış bir kült merkezi. İstanbul’un antik tarihinde de önemi var Hekate’nin. Eski çağda İstanbul’da Hekate tapınakları olduğunu antik metinlerden biliyoruz. Hekate ay tanrıçası. Bunun yanında yeraltının, ölülerin, kavşakların, kentlerin, kadınların, cadıların koruyucusu, yeraltının kapılarını açan anahtarların sahibi.

Önceki kitaplarınız ‘Âşık Kadınlar Denizhanesi’ ve ‘Benim Güzel Ölülerim’ fantastik romanlardı. ‘Dolunay Ayini’nde ise korku edebiyatına daha çok yaklaşmışsınız. Neden?

Türkiye’de ne yazık ki korku edebiyatı ya da sineması denince pek çok insanın aklına sadece cin filmleri geliyor. Oysa korku bundan ibaret değil. Korku insanın en temel duygusu. Korkmasak kendimizi koruyamayız. Hayatımızda pek çok korku var: Gelecek korkusu, sevdiklerini kaybetme korkusu, karanlık korkusu, doğaüstü olaylardan duyulan korku… İşte korku edebiyatı tüm bunları anlatır. Bir yazar için korku türü insanın iç dünyasına ve karanlık tarafına inmek için uygun bir malzeme sunuyor. Son birkaç yıldır yazdıklarımda korku biraz daha ön plana çıktı. Korku yazmayı sevdim ve buna devam edeceğim.

Sıradaki Haber İçin Sürükleyin