Tuğçe Tatari: Bana Beyaz Türk diyenler emeğime haksızlık ediyor!

Medyatava ÖzelTürkiye, Çözüm Süreci’ni tartışırken, yazdığı kitapla okuru Kandil’e yolculuğa çıkardı... Neslihan Akdaş, Tuğçe Tatari ile kitabını, gelen tepkileri, medyayı konuştu.

Tuğçe Tatari: Bana Beyaz Türk diyenler emeğime haksızlık ediyor!

“Anneanne, Ben Aslında Diyarbakır’da Değildim”... Yaklaşık 10 yıldır tanıdığım gazeteci arkadaşım Tuğçe Tatari’nin ilk kitabı. Tatari, binlerce gencin hayatına mal olan, yine binlerce ana-babaya evlat acısı yaşattıran, her iki tarafta da derin yaralar açan -yaygın tanımıyla- Kürt sorununa Türkiye’nin batı yakasından ters köşe bakıyor, baktırıyor kitabında.

Kitap çıktığı günden bu yana “bir Beyaz Türk’ün Kürt sorunuyla yüzleşmesi” üzerinden tartışıldı. Tatari, bu tanıma şiddetle karşı çıkıyor. Peki neden böyle etiketlendi? Önyargıların sebebi geçmişindeki duruşu muydu? Kendisiyle Öcalan'ın PKK'ya silah bırakma çağrısından hemen önce röportaj yaptık.

Türkiye bir kez daha yeni bir sürece giriyor. Kitapta çocuklarını 'heybeler içinde saklayarak' Mahmur'a kaçan Asya Nine’nin öyküsü var örneğin. Asya Nine’nin sözlerine kulak asmanın geç de olsa tam zamanı: “Evladım barış için çalışın. Barış sadece Kürtlerin meselesi değildir, hem Kürtlerin, hem Türklerin özlemidir...”

Neslihan AKDAŞ

Fotoğraflar: Murat ŞAKA

Lafı uzatmadan direkt soralım; Beyaz Türk’lük meselesi bir pazarlama taktiği mi?

Hayır, tabii ki değil. İlk günden beri, yani üç sene önce Kandil’e ilk gidişimden bu yana bu durum “bir Beyaz Türk’ün Kürt meselesiyle tanışması” gibi lanse ediliyor ve doğrusu ben de sinir oluyorum. Bu konuda hassasiyetimi  yayın evine de dile getirdim. Ama medyada böyle yer aldı. Kitapta Beyaz Türklük vurgusu yok. Benim böyle bir iddiam da yok. Beyaz Türk tanımının beraberinde çağrıştırdığı fikirleri, duyguları, içinde barındırdıklarını beğenen biri değilim. Bunu sıklıkla dile getirmeye özen gösteriyorum; bir insana ‘sen Siyah Türksün’ demek ne kadar rahatsız ediciyse Beyaz Türk diye altını çizmek de öyle. Ve kitabımın böyle etiketlenmesi de beni rahatsız ediyor.

Kitapla ilgili bu tanımı ilk kullanan arkadaşın da olan Ahmet Hakan değil miydi?

Medyamızın Beyaz Türk tanımını severek kullanmasına ‘bir çocukluk hastalığı’ diyelim. Ahmet Hakan’a yüklemeyelim sorumluluğu.

Kime yükleyelim peki?

Bu Beyaz Türklük tanımı genellikle ‘meseleye uzaktı’ vurgusu yapmak için kullanılıyor. Hani meseleye bu derece uzak biri Kandil’e gitmiş demek için. Aslında şöyle bir durum var; ben 1980 doğumluyum. Yaşadığım dönemin siyasi koşulları bellidir. Hepimizin nasıl fikirlerle şekillendiği de ortadadır. Beyaz veya yeşil diye adlandırmak bu gerçeği değiştirmez. Hepimiz şunun şurasında Kürt sorununa ne kadar zamandır sağlıklı bir açıdan bakabiliyoruz onun cevabına bakalım derim ben. Yani ben beyazım geç uyandım ama mor Türkler çok daha erken mi uyanmıştı? İşte burada herkes bir diğerini etiketliyerek kendi yüzleşmesinden kaçıyor. Bu ülkede çok az bir kesim ki onlar da şanslı azınlıktır, bizlerden önce uyanmış ve hatta bazısı içine doğduğu ortam sebebiyle hiç uyumamıştır bile. Ama sayıları azdır, azıcıktır.

“ERTUĞRUL ÖZKÖK BEYAZ TÜRKLÜĞÜ BİR PAYE SAYIYOR”

Bir diğer Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök de köşesinde kitabını “bir Beyaz Türk’ün Kandil ziyareti” üzerinden yazdı. O yazıyı nasıl buldun?

Kitabı okumuş, beğenmiş, eleştirileri de olmuş. Teşekkür ederim. Ama  Özkök, Beyaz Türklüğü övünülecek, adının önüne koyulmasından şeref ve onur duyacağı bir özellik olarak görüyor. Fakat ben insanların beyazlık, siyahlık, morluk, yeşillik üzerinden ayrılmasının korkunç bir şey olduğunu düşünüyorum. Ertuğrul Özkök gibi Beyaz Türklüğün itibarının tekrar iade edilmesi gerektiğini, şeref duyulacak bir grup insan olduklarını da düşünmüyorum. Benim Beyaz Türk algım şudur; elitist , zayıfı hor gören, işçi sınıfı ve halktan hoşlanmayan, toplumsal meselelere duyarsız, kendi ekseninde yaşayan, sadece kendi gibi olanların yaşam hakları ve özgürlüklerini önemseyen bir grup insan. Ve kimse kusura bakmasın ama ben kendimi bu tanımlamalara uygun bulmuyorum.  Ertuğrul Özkök bu gurur duyulacak payeden kaçındığım için kızmış bana. Özkök gibi çok az sayıda bir kaç yazar dışında kimsenin de artık sınıfsal üstünlüklerle gurur duyacak bir algı yapısı kalmadı bana göre. Hepimiz geliştik. Sınıfsal ayrımcılığın  ayıp olduğunu bir çocuğa bile sorsanız söyler artık. Zaten Özkök’e de bu bağlamda kızmak mümkün değil. Çünkü o Beyaz Türklüğü bir paye sayıyor. Ama bunu bilerek ve tamamen aşağılama, küçük görmek için yapanlara kızıyorum. Emeğime haksızlık ettiklerini düşünüyorum.

Özkök’ün bir iddiası da var: Beyaz Türk kimliğini bırakınca mı Kandil’e gitme izni çıkıyor?

Kandil’e giderken kimse size renginizi sormuyor veya ait olduğunuz sınıfa göre randevu talebinizi almıyor. Bir form filan doldurmuyorsun yani. Düşünsene ne saçma olurdu!  Kaldı ki ayrımcılığın ne olduğunu çok iyi bilen insanlar kalkıp da sınıfsal ayrımcılık yapsa, olacak iş mi yani? Kandil’e gitmek için rengine değil ama geçmişte Kürt meselesine dair yaktığın can var mı yok mu ona bakılıyor olabilir en fazla.

Ertuğrul Özkök’ün “Kandil’de bir ‘Gone Girl’ yazısıyla ilgili bir detay daha vardı. O köşesinden sormuş sen bu röportajda yanıt ver. Kandil’de bir gün İzmir’in Kavakları söylenir mi?

Oturduğumuz yerden Kürtlerin söyleyeceği türkülere de mi karışacağız artık yani? Herkes kendi sevdiği türküyü söylese olmuyor mu? Doğrusu Kürtler içerisinde hikaye barındıran türküleri seviyor. Acıları, siyasi söylemleri olan türküler genellikle. Ama Ertuğrul beyin beğendiği hangi türküleri Kürtler de beğenir, bilemeyeceğim.

Bu konuyla ilgili ikinci kitap gelecek mi?

İkinci kitap projem var ancak bu kitabın devamı olmayacak. Bir seri yayınlamayı düşünmüyorum şayet onu soruyorsan.

Peki Kandil’e hangi gazeteciler gider hangileri gidemez?

Bilmem. Bunu bilemem ben. Ama kendi deneyimime göre; konuyla ilgilenen, röportaj yapmak isteyen gazeteciler Kandil’in dış ilişkiler sorumlularıyla bağlantıya geçiyor. Kimle görüşmek istiyorsanız onu söylüyorsunuz. Uygun buluyorlarsa o randevuyu size organize ediyorlar. Herhalde düşman dilde yazılar yazanlar kabul edilmez hatta belki onlar bile kabul edilir. Bilemiyorum.

“KANDİL’E BİR KERE GİDİP KİTABINI YAZSAYDIM ŞUURSUZ BİR DAVRANIŞ OLURDU”

Kandil’e iki kere gittin, ilk gittiğinde de Akşam’da yazıyordun. O zaman kitap yazmak aklında var mıydı?

Hayır. Döndüğümde röportajlarım, izlenimlerim sansüre uğrayınca bunları başka bir yerde değerlendirmeyi düşündüm. Ama kitap diye düşünmedim açıkçası. Zaten bir kere Kandil’e gidip bunun kitabını yazsaydım şuursuz bir davranış olurdu. Seyahatler, karşılaştığım insanlar ve gördüğüm yerler arttıkça yolculuğuma okuru da dahil etmek istediğime karar verdim.

Türkiye’nin en büyük yayınevlerinden Doğan Kitap’tan çıktı kitap. Orada süreç nasıl ilerledi? Yıllardır Kürt meselesi üzerine yazan isimler var. Onlar da istemiştir kuşkusuz bir kitap çıkarmak.

Kitabımı iki yaynevine gönderdim. İkisinden de olumlu yanıt aldım. Ama Doğan Kitap’ı tercih ettim. Henüz Kürt meselesine dair bir harf yazmanın dahi çok sakıncalı olduğu yıllarda Hasan Cemal’in Kürtler kitabını basmışlardı hatırlarsın. Haliyle yabancı oldukları bir konu değil, önyargıları da yok. Ama son derece dikkatli davrandılar kitabın hazırlık aşamasında. Hem bana, hem kitapta adı geçen isimlere hukuki anlamda zarar gelmesin diye.

Hasan Cemal, Cengiz Çandar gibi bu meseleyi bilen, yıllardır takip eden gazetecilerden kitabınla ilgili dönüşler oldu mu?

Olmadı. Kitabın yazım aşamasında Hasan Cemal’la bazı seyahatlerde yollarımız kesişti ama kitaptan sonra görmedim veya  bir yorum almadım.

“BAZI MESLEKTAŞLARIMIN HAKARETİNE UĞRADIM”

Yine bu konuyu yakından takip eden meslektaşlarından zaman zaman eleştiriler geldiğini hatırlıyorum. Neden eleştirdiler seni?

Benim bu konuya ilgi duymam rahatsız etti bazı meslektaşlarımı. Daha çok destek verilmesi gerektiğini düşündükleri bir konuda birinin daha yazmaya başlamasından rahatsız olmamaları gerekirdi. Ama işte bir şekilde oldular. Geçmişte ‘hafif’ yazılar yazmamdan dem vurup ‘Elinin hamuruyla bu işlere girme’ diyenler de oldu. Biraz hastalıklı bir tutum tabii ama ne yapalım? İlk Kandil’e gittiğimi duyduktan sonra geçmişte birlikte çalıştığım arkadaşların hakaretlerine uğramışlığım  bile var. Okumadan, ne yazdığımı bilmeden tepki gösterdiler. Kitabı okumadan yapılan hiçbir eleştiriyi ciddiye alamam. Ancak okumuş birinin eleştirisini ciddiye alırım, ancak okumuş birinin hakaretine sinirlenebilirim.

Çok gazeteci arkadaşın var mı?

Çok yok. Yani arkadaş olarak azdır ama tanışıklık, sohbet olarak sayı çoktur.

Akşam’da şehir yazılarına başladığınızda agresif bir dilin vardı. Genelde öyle misin?

O köşe öyle bir köşeydi. Yazılarıma konu ettiğim isimleri kırmışlığım da olabilir. O dönem yine bir gazeteden kovulmuştum. İşsizdim ve benden öyle bir köşe istenmişti, çok bayılmamakla beraber kabul etmiştim.

Life style alandan siyasi yazılara geçişin nasıl oldu?

Çok parçalı yazılar yazıyordum  zaten. Yavaş yavaş oldu. İlk başta günde bir iki parçada toplumsal meselelere, gündeme dair bir şeyler yazdım. Gazete yönetimini de uyandırmadan yapmak istedim bu dönüşümü. O günlerde zaten ülkede acayip şeyler yaşanıyordu ve benim gündemim ve ilgi alanlarım da tamamen değişmişti. Yavaş yavaş çaktırmadan köşenin formatını değiştirdim. Baktım tepki de gelmiyor alanı genişleterek yürüdüm.

“BİR SABAH SONER YALÇIN’I ALDILAR VE BEN DEĞİŞTİM DİYE BİR DURUM OLMADI”

Ama asıl siyasete yakınlığın arkadaşın Soner Yalçın’ın Oda TV davasından içeri alınmasıyla başladı. Zaten o dönem Yalçın’la siyasi görüş olarak da yakındınız değil mi?

Oda TV davasından önce başka konularla ilgilenmeye başlamıştım zaten. Çünkü ülkede çok  tuhaf operasyonlar başlamıştı. Bunlara duyarsız veya ilgisiz kalmak mümkün değildi. ‘Bir sabah Soner’i aldılar ve ben değiştim’ diye bir durum olmadı pek tabii. Ama o duruşmaları takip etmemle birlikte bir takım şeyler de hız kazandı.

“Tuğçe Tatari ulusalcıdır” diye tanımlanman da aslında böyle başlamadı mı?

Olabilir.

Soner Yalçın değişmedi, fikirleri hala aynı. O bu kitabı yazmana nasıl yaklaştı?

Soner’in kitabı aldığını biliyorum. Ama hala yorumunu almadım.

Görüşüyor musunuz?

Nadir de olsa görüşüyoruz. Arkadaşlığımız devam ediyor. Bir de biz Soner’le hiç tamamen aynı fikirde olmadık ki. Çok tartıştığımız zamanlar oldu. Oda TV konusunda, cezaevi öncesinde de çok tartışıyorduk, sonrasında da. Şimdi de ona kızdığım dönemler oluyor. Mutlaka onun da bana oluyordur.

Akşam’da yazmaya başladığında Oray Eğin’le de iyi arkadaştın. Hatta orada başlamanda Eğin’in de desteği oldu diye hatırlıyorum. Eğin yazılarına şu an Sözcü’de devam ediyor. Onun kitapla ilgili yorumu oldu mu?

Oray’la uzun süredir görüşmüyorum. Sözcü yazıları dışında nerede ne yaptığına dair bir bilgim yok.

Kitap piyasaya çıkalı yaklaşık üç hafta oldu. Şu ana kadar Kürt meselesine mesafeli kişilerden nasıl tepkiler aldınız?

Şimdilik çok olumsuz bir eleştiri almadım. Ama mesafeli bakışı olan insanların kitabı okuduktan sonra kafalarında soru işaretleri yaratabiliyorsam benim için yeterli bir mutluluk nedeni olur. Ülkede yaşananları her yönüyle takip eden entellektüel bir çevre var. Ama bu toplumun genelini yansıtmıyor. Kitabı yazarken kendi bilgisizliğimden yola çıkıp bilgilenme noktasında okurla beraber yolculuk etmeyi tercih etme nedenim de buydu. Bilgi sahibi olmayan, soru sormaya utanan, bilgileri edinecekleri kitapları okurken anlamakta zorluk çekenler, bir bilmeyenin bilgilenme yolculuğunu okurken hem rahat eder, kendini kötü hissetmez, hem de öyle büyük laflarla karşılaşıp aklı karışmaz diye düşündüm.

“BARIŞ SÜRECİNİ DESTEKLEMEK AK PARTİ POLİTİKALARINA GÖZ YUMMAK ANLAMINA GELMEZ”

Hükümet kanadından bölgeye gidişlerinizden itibaren sizinle bağlantıya geçen oldu mu? Sonuçta kör topal da olsa devam eden bir Barış Süreci var.

Olmadı. Hükümetin kırmızı listeye aldığı gazetecilerden biriyim. Kitapta konuştuğum insanlar önce Türkiye Cumhuriyeti devletini sonra da şu anki hükümeti eleştiriyor. Ortada bir Barış Süreci var diye yürütülen politikaya tüm Kürtler bayılıyor sanıyorsanız yok öyle bir şey. Aynı şey benim için de geçerli. Barış Süreci’ni desteklemek AK Parti politikalarına göz yummak anlamına gelmez.

Kitapta röportaj yaptığın PKK’lıların kitaba tepkisi ne oldu?

Kandil’e kitap mail yoluyla ulaştı. Henüz bir geri dönüş almadım. Bolu Cezaevi’nde yatan Murat Türk’e de kitabı postaladım, ulaşıp ulaşmadığı bir kaç güne belli olur. Avrupa’daki meslektaşlarım, onlar da kitapta var. Onların okuduğunu ve sevdiğini biliyorum.

“KİTABI ŞEHİT AİLELERİNİN DE OKUMASINI İSTERİM”

Kürt sorununu işlerken kitabın objektif olması açısından hayatını kaybeden askerlerin ailelerinin ya da sakat kalan askerlerin görüşlerine de yer vermek gerekmez miydi?

Zaten doğduğumdan beri Türkler tarafından meselenin nasıl göründüğünü biliyorum. Yaşanan acılara vakıfım. Hayatımın büyük bir bölümünü sadece ‘kendi’ acılarımıza bakarak geçirmişim. Şehit aileleriyle iligili başka bir çalışma yapılabilir. Ama bu çalışmada onlara yer vermek her iki tarafa da hakzsızlık olurdu. Biraz da korkaklık olurdu. Zaten bu kitabı şehit ailelerinin de okumasını isterim. Bu kitap Kürtlere yazılmadı ki. Onlar zaten kitapta yer alan tüm hikayeyi biliyor, yaşıyor veya yaşamışlar. Bu kitap meseleye uzak kalmış, dokunamamışlara, bu mesele yüzünden canı yanmış, evladını, sevdiğini kaybetmişlere, bilmeden karar vermek zorunda kalanlara yazıldı.

Kitabı yazarken en çok kimin öyküsü seni etkiledi?

Çocukluğunu ve devamında tüm hayatını acılar içinde yaşayan insanların öyküsünü dinlerken etkilenmemek elde değil. Her birinin hikayesi beni ayrı etkiledi.

“NURAY MERT’E HER KONUDA TEŞEKKÜR BORÇLUYUM”

Kürt sorununa duyarlı bir isme, Nuray Mert’e ithaf ettin kitabı. Onun bu kitaba nasıl katkıları oldu?

Nuray Mert’in kitaptan daha önemlisi bana katkıları oldu. Bu süreçte arkadaşlığımız samimi bir hoca-öğrenci ilişkisine dönüştü. Her kafam karıştığında, meseleleri doğru okuyamadığımı düşündüğüm her alanda ona danıştım. Çok yardımcı oldu. Ona her konuda teşekkür borçluyum. Sadece  kitap ithaf ederek ödenecek bir borç değil bu. Çünkü bu meslekte kendinden genç nesile egosunu dizginleyerek yardımcı olana, hocalık yapana pek rastlanmaz. Biz hep şunu gördük; ismi olan büyüklerimiz tarafından ya iteklendik ya da üstümüz kapatıldı, görmezden gelindik.

“Tatari, Kürt sorununu kendi lehine çevirmek istiyor”, “Bu konu yıllardır kullanılıyor, şimdi de Tatari kullansın” diyenlere cevabın nedir?

Bambaşka hayatlar, bambaşka insanlarla tanıştım. Hayata bakışım gelişti. Farklı perspektifler edindim. Evet, doğrudur bunların hepsi benim lehime kazanımlar. Ama ‘kullanmak’ denince ona verecek bir cevabım yok. Herkes kendi insanlığını geliştirmek, bu dünyayı daha yaşanılabilir bir yer haline getirmek için çaba sarf etsin, kafa yorsun! ‘Kürt sorununu kullanıyor’demek hem kendini kullandırdığı iddiasıyla Kürtlere büyük ayıp, hem de kullandığım iddiasıyla emeğime haksızlık olur.

Üç hafta öncesine kadar işsiz bir gazeteciydin şu an ise kitabı olan işsiz bir gazetecisin. Bu sende nasıl bir duygu yarattı?

Kitap üzerine çalışıyordum. Kendime göre bir işim vardı yani. Ve şu an okurla buluştu. “Doğum sancısı çektim ve ilk çocuğumu kucağıma aldım” gibi abartılı ve deli duygularım yok pek tabii. Şimdi en kısa sürede yeni kitap için çalışmaya başlayacağım.

İstanbul’dan Kandil, Mahmur Kampı’na gidiş geliş masraflarını nasıl karşıladın?

Masrafları kendi cebimden karşıladım.

Kandil’e ikinci gidişinde yanında bir de fotoğrafçı Gamze Kutlukvardı. O nasıl dahil oldu bu sürece?

Artık kitap fikri daha belirgin bir hale gelmişti ve bu sefer mutlaka profesyonel bir fotoğrafçıyla gitmem gerekiyordu. İlk aklıma gelen isimdi Gamze. Sadece arkadaşım değil fikirlerine güvendiğim de bir kadın kendisi. Koşullara uyum sağlayacağına emindim. Gamze işinde iyi olduğu gibi insan ilişkilerinde de iyidir. Benim için onunla çalışmak bir avantajdı.

“BELKİ İSMAİL KÜÇÜKKAYA DA BİR DEĞİŞİM YAŞAMIŞTIR”

Kitapta Akşam gazetesine Kandil izlenimlerini yazdığın ilk yazıda aldığın tepkilere de yer veriyorsun. “Sen ulusalcı değil misin?” diye tepki gösteriliyor. O isimlerden biri o dönem Akşam’ın genel yayın yönetmeni İsmail Küçükkaya değil mi? Kendisiyle gazeteden ayrıldıktan sonra tekrar görüştün mü?

O isimlerden biriydi, evet. Sonrasında hiç karşılaşmadık. Ama bir düşmanlığım veya nefretim yok kendisine karşı. Sadece mesleği okuma, icra etme ve bakış açımız farklı. O günlerde üzmüştü beni. Gerçi son zamanlarda sabah programında Özgür Gündem gazetesini okuduğunu duyuyorum. Belki bir değişim yaşamıştır, kim bilir.

Peki sence kitabı medyadan kimler okumalı? Kimlere tavsiye edersin? Kimlerin Kürt sorununa tutumunu eksik, yanlış buluyorsun?

Böyle bir soruyla karşılaşınca insan ne cevap vereceğini bilemiyor doğrusu. Kişi kendi yazdığı kitabın herkes tarafından okunmasını ister heralde. Doğrusu Türkiye medyasında Kürt meselesine ve daha bir çok meseleye dair aşılamamış bir dil ve bakış açısı problemi var. Bir kitap okumakla değişir mi bu sorun onu bilemem. Ama meseleyi bir de benim gözümden okumak isteyen, benimle beraber seyahat etmek isteyen herkesin okumasını isterim. Tabii biraz empatiye de neden olursam çok mutlu olurum.

 

 

Sayfa Derleme Süresi: 0.7663 saniye