Köşe yazarları Gezi Parkı eylemlerini değerlendirdi: "Bu nasıl barış? Bu ne hoyratlık?

4 gündür Taksim Gezi Parkı'nın yıkımını protesto edenler ile polis arasında yaşanan olaylar tartışmalara neden oldu. İşte köşe yazarlarının yorumları.

Google Haberlere Abone ol
Köşe yazarları Gezi Parkı eylemlerini değerlendirdi: "Bu nasıl barış? Bu ne hoyratlık?

Dün gece sabaha kadar süren gösterileri köşe yazarları değerlendirdi.



İşte yazarların Gezi Parkı eylemlerine ilişkin yorumları:



EYÜP CAN: Gezi Parkı neyin sembolü?



Dün Gezi Parkı'nda şöyle bir manzara vardı: Ortak yaşam alanına sahip çıkan her kesimden insan ve hükümetin emriyle halkına pervasızca gaz sıkan polis.



Gezi Parkı’na taktın” diyorlar. 



Evet taktım… 



Çünkü mesele ne birkaç ağaç ne de herhangi bir park. 



Orası zaten sayısı hayli az olan ortak yaşama alanımız. 



Siyasi anlamda hayli kutuplaşan Türkiye’nin ihtiyacı ne kışla ne de AVM.



Onlardan yeterince var; bize lazım olan her kesimden insana kucak açan daha fazla meydan daha fazla park. 



Tek parti döneminde Topçu Kışlası’nın hunharca yıkılması da Dolmabahçe Sarayı’na inat İstanbul’un tek nefes alan vadisine İnönü Stadı dikilmesi de vandalizmdi. 



Peki şu anda AK Parti iktidarının aklı ve vicdanı olan herkese inat Gezi Parkı’nı yıkıp yerine çakma bir kışla ve içerisine AVM-rezidans yapma girişimi ne? (yazının devamı için tıklayınız)



AKİF BEKİ: İsyan ile inat arası bir şey



İsyan değil, inat değil. İtiraz ahlakıdır bize lazım olan, itiraz!



Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın, olası müdahalelere karşı bireysel tercih özgürlüğünü savunması gibi bir şey. Ne fazla ne eksik. 

Nurettin Topçu’nun, vaktiyle ‘İsyan Ahlakı’ dediği şey gibi. 



Fethullah Gülen Hoca’nın, tersini ‘İnat Ahlakı’ kavramıyla açıkladığı şey gibi. 



Uysal bir koyun olmakla geçimsiz bir anarşist olmak arasında bir şey. 



Ama ikisi de değil. 



Sorgulayan, itiraz eden çelik gibi bir iradeyle inat bataklığına saplanmış dar bir bakış arasında yani. 



Her yeniliğe karşı çıkmaz, her karara karşı gelmez ama kayıtsız şartsız teslim de olmaz. 



Ne otorite tanımaz bir başkaldırı romantizmidir Nurettin Topçu’nun İsyan Ahlakı ne de iradesiz ve şahsiyetsizleştirilmiş bir itaat kültürü. İkisinin arasında bir şeydir.  (yazının devamı için tıklayınız)



ALTAN ÖYMEN: Bu şiddet derhal durmalı...



Başlığımıza yansıdığı gibi, ‘ne bu şiddet?..’ Veya bu şiddetin nedeni? 



Taksim’de gezi yerinde yapılan protesto hareketlerinin benzerleri, demokratik ülkelerin her birinde sık sık yaşanıyor... Hele Taksim’deki gibi, bir şehrin ağaçlarını, yeşil alanlarını koruma amacına yönelik hareketler... 



Bunlara karşı, daha ilk günden itibaren bu kadar haşin davranmanın âlemi ne?.. 



Orada toplanan gençlerin istediği şey belli: İnandırıcı bir açıklama yapılmadan başlatılan o ‘ağaç sökme’ operasyonunun ertelenmesini ve yeniden değerlendirilmesini sağlamak. 



Üstelik, dünkü Radikal’in kapağında, Ömer Erbil’in haberiyle ortaya çıkan gerçek, o gençlerin ne kadar haklı olduklarını doğruluyor. Taksim Meydanı’nda yapılmasına başlanan inşaat faaliyetinin imar planı değişikliği, halen mahkemelik. Mimarlar Odası tarafından açılan davaya bakan İstanbul Birinci İdare Mahkemesi’nin konuyu incelemesi için tayin ettiği bilirkişinin verdiği raporun özeti şu: (yazının devamı için tıklayınız)



MURAT YETKİN: Taksim'i işgal mi?



Ama olmadı. O gece Taksim’e çıkanların sayısı neredeyse ona katlandı, yine de yüzlerle ifade edilecek kadar azdı. Bazıları yolu genişletmek gerekçesiyle sökülen ağaçları korumak için çadırlar kurdu, bazıları da yolu genişletmek gerekçesiyle yerinden sökülmek istenen ağaçları kendilerince korumak amacıyla parka çadır kurmaya başlamıştı. İşte polisin ilk şafak baskını da o zaman başladı. Kazılara başlamak için parka bir kazı makinesi yanaşıp işe başlamıştı ki, sahneye BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder çıktı. O bölgenin milletvekiliydi. Pekin’de Tiananmen Meydanı’ndaki tankların önünde duran Wang Weiling ya da Moskova Kızıl Meydan’da tanka tırmanan Boris Yeltsin’i anımsatacak şekilde kendisini kazı makinesinin önüne attı. (yazının devamı için tıklayınız)



RUHAT MENGİ: Gezi Parkı'nda devlet şiddeti!



Kendi halkına karşı en ufak anlayış göstermediği gibi bu çapta bir şiddeti reva gören Hükümet’in artık “başka ülkelerde halkına şiddet uygulayan” devlet başkanlarını eleştirme hakkı filan olabilir mi? “Önce kendine bak” demezler mi adama?



“Mahkum edecek nedenler yıllardır bulunamadığı halde” hapse atılan ve 5 yıl sonra hala, israrla çıkarılmayan hasta ve yaşlı rektörler, bilim adamları, askerler ve gazeteciler yetmezmiş gibi dünyaya artık bu olaylarla da mı rezil olacağız? Ortadoğu’nun karmaşasına bir de böyle mi benzeyeceğiz?



Nitekim “Uluslar arası Af Örgütü” hemen barışçıl göstericilere karşı biber gazı ve aşırı güç kullanılmasını kınayan, suçlu polislerin soruşturulup cezalandırılmasını isteyen bir açıklama yayınladı. (yazının devamı için tıklayınız)



GÜNGÖR MENGİ: Vurma, bekle!



Günlerden beri büyüyen kalabalıklar Taksim Gezi Parkı’nda ağaçları kestiren otoriteye karşı direniyor.



“Ağaç kadar savunmasız insanlar...”



Başbakan “Ne yaparsanız yapın; orası için karar verdik, yapacağız” diyor. Yapacakları şey AVM ve konuttur.



Modern toplumlarda insanların kentin görünümünü veya yaşantısını değiştirecek projelerde söz söyleme hakları vardır.



İtirazlarını kamuoyuna duyurmak için toplananların üstüne polis ordusu göndermek dişlerini sıkarak biber gazına boğmak en azından ayıptır. (yazının devamı için tıklayınız)



İSMET BERKAN: Böcek değiş vatandaş...Düşman değil vatandaş



Özellikle ‘bu satırlar yazılırken’ diyorum, çünkü olaylar gelişmekte ve düne kadar birkaç bin kişi olan Gezi Parkı eylemcilerine şehrin dört bir yanından katılım artmaktaydı. Polisin dün sabahtan beri sürdürdüğü anlamsız şiddetin devam etmesi ve karşıdaki kitlenin de iyice kalabalıklaşması durumunda kimsenin arzu etmeyeceği şeylerin olma ihtimali yüksek.



Tabii, ‘kimsenin arzu etmeyeceği’ sözünü bir nevi klişe gibi kullanıyorum; çünkü polisin son birkaç günden beri davranışına baktığımızda, çok ciddi sorunlar görmemek elde değil, onlara bakarak da polisin olası ‘feci sonuçlar’ı arzu etmediğini söylemek de kolay değil.



Birincisi, kendi açık talimatında havaya doğru ve en az 45 derecelik açıyla ateşlenmesi gereken gaz bombalarının hedef gözetilerek, insan vurmaya çalışılarak ateşlenmesi. (yazının devamı için tıklayınız)



AHMET HAKAN: Taksim’den Tahrir çıkar mı?



Mesela tarihin en büyük biber gazı stokunu, iki saat içinde tüketme emrini verenler...



Mesela biber gazını silah yapıp kafalara nişan aldıranlar...



Mesela Malazgirt Savaşı’nda uygulanan planların benzerini uygulayarak “hilal hareketi” ile eylemcileri kıskaca aldıranlar...



Mesela jammer aracılığıyla haberleşmeyi kesmeye yeltenenler...



Mesela “Söz söylenmez sözüm üstüne” diyenler... İşte onlar var ya onlar...

İşte onlar Taksim’den Tahrir çıkarmaya çalışanların önde gidenleridir. (yazının devamı için tıklayınız)



ERTUĞRUL ÖZKÖK: Düne kadar Gezi sadece parktı



“Gezi” düne kadar sadece bir parkın adıydı.

Dünden itibaren, “Türkiye’nin Tahrir’i” değilse de miladıdır...

“İstediğimi yaparım, istediğimi keserim” diyen bir zihniyete kafa tutmanın sıfır yılıdır önceki gece...



,Gezi, düne kadar sadece bir parkın ismiydi.

Dünden itibaren, sindirilmiş iş dünyasından ilk itirazların yükseldiği yerdir. 

Şu isimleri aklınızda tutun.

Silk and Cashmere, Henry...

Boyner...

“Biz oraya yapılacak AVM’de işyeri açmayız” diyebilen bu şirketleri unutmayın. (yazının devamı için tıklayınız)



CAN DÜNDAR: Ecdadınız çarpar



“Gezi Parkı direnişi”, sadece Taksim’in son ağaçlarına sahip çıkma mücadelesi değildir.

“Gezi Parkı direnişi”, rant uğruna bu ülkenin varını yoğunu harcamaya ahdetmiş bir anlayışa karşı koyma mücadelesidir.



O kafa, ülkenin bir ucunda üç-beş işadamı ticaret merkezi yapacak diye masum bir koruluğa göz dikerken,  1300 km. ötedeki öbür uçta, bir şirket maden çıkarıp zengin olacak diye yerkürenin en güzel ormanlarından birini katletmeye, dağları oyup vadileri çiçeklerle, dereleri balıklarla, anılarla birlikte kurutmaya hazırlanıyor. (yazının devamı için tıklayınız)



MURAT BELGE: Salvo



Hükümet kendi eliyle, kavga çıkmasını isteyenlerin önüne, kendi başlarına hayal edemeyecekleri kavga nedenleri ve fırsatları sundu. Yaptığı ve yapmayı planladığı işlerin kendi doğruluğu, yanlışlığı bir yana (hiçbirinin doğru olduğunu düşünmüyorum), “politika yapmak” çerçevesinde ne kadar “rasyonel” bu davranış? “Raison d’état” bu mu?



Başbakan, bütün Türkiye’yi ilgilendiren yapısal- tarihî sorunlarla mücadele etti. Bunları, bu ülkede demokrasinin kurulmasını isteyen herkes destekledi. Bunlar olurken, bu adımları atan kişi ve kişilerle dünya görüşlerinin nereden nereye kadar uyumlu olduğunu kurcalamadık. (yazının devamı için tıklayınız)



HADİ ULUENGİN: Taksim parkı, hayat parkı



ÇOK hoşuma gidiyor, çünkü cicili biçili sırt çantalarıyla rengârenk kamp çadırlarına girip çıkan o“muhalif gençler”  kendileri aksini iddia etseler bile aslında hem bizzat eylemin niteliğiyle, hem de hâl ve oluş tarzlarıyla ciddi bir refah toplumunun göstergesini sunuyorlar.



Kırk- elli yıl önce Batı’da gerçekleşmiş kent mücadelelerinin yeni aktörleri olarak aidiyetini taşıdıkları ülkenin ve şehrin bugün ulaşmış olduğu seviyeyi yansıtıyorlar.



Yani farkına varmadan reddettikleri şeylerin tezahürü olarak ortaya çıkıyorlar ki, eğer parkın yerine AVM yapılırsa hiç şüphesiniz olmasın, reyonlarda ilkin yine onlar dolanacak. (yazının devamı için tıklayınız)



MEHMET KAMIŞ: Ağaçlar doğdukları yerde ölür



Hayatın olmadığı yerde hiçbir zenginliğin, hiçbir varlığın anlamı yoktur. Ağaçlar da bir kentteki, bir dünyadaki hayatın en önemli sac ayaklarından birisidir. Bu nedenle ağaçların kolay kesilmesi, bu kadar kolay ortadan kaldırılması, bunların yerine yol, bina ya da AVM yapılması insan vicdanının kabul edeceği bir şey değildir. Günlerdir Gezi Parkı’nı konuşuyoruz. Orada kesilecek ağaçlar her vicdanlı insanın yüreğini acıtıyor.  (yazının devamı için tıklayınız)



A. TURAN ALKAN: Testi kırılmadan...



Başbakan, muhaliflerinin siyasi mücadeleyle on yıldır elde edemediği psikolojik üstünlüğü kendi elleriyle sunuyor onlara. Yanlışların ardı ardına, neredeyse sistematik bir ritimle sökün etmesi endişe verici.



Namlı bir kabadayının rakiplerini sindirmek için silahına davrandığında kendini kazâen baldırından vurması bir defalığına komedi unsuru gibi algılanabilir; tekrarı ise artık komedi hissi uyandırmaz, insanı hüzünlendiren bir tesir yapar. (yazının devamı için tıklayınız)



ALİ BAYRAMOĞLU: Bu nasıl barış? Bu ne hoyratlık?



Siyasi iktidar işlerin bu noktaya gelmesine nasıl imkan verir?



Neden siyaseti bir meydan okuma ve dediğini yaptırma mekanizması olarak algılar?



Madem toplumsal bir tepki var, neden projeyi geçici olsa da durdurmaz, neden itirazcılarla konuşmaz?



Neden inatlaşır?



Neden bu denli hoyrat davranır ve şiddet dolu tepki gösterir?



İşin özü bu sorularda ve bu soruların yanıtlarındadır. (yazının devamı için tıklayınız)


Sıradaki Haber İçin Sürükleyin