İsmail Saymaz, Medyatava'ya konuştu: Bu haberleri cesur olduğum için yapmadım

Radikal'in deneyimli muhabirlerinden İsmail Saymaz, Medyatava'ya önemli açıklamalarda bulundu.

Google Haberlere Abone ol
İsmail Saymaz, Medyatava'ya konuştu: Bu haberleri cesur olduğum için yapmadım

Birçoğumuz onu ‘Gezi’ döneminde yaptığı haberlerle tanıdı. Aslında İsmail Saymaz, tam 12 yıldır bu sektörde ve cesur haberlere imzasını atmaya devam ediyor. Günümüzde medyaya uygulanan baskı politikalarına rağmen, hala gerçeğin peşinde koşan gazetecilerin olduğunu bilmek ümit verici.



İsmail Saymaz, aynı zamanda ödüllü bir muhabir. Birçok ödül alan gazeteci, bu yıl Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü tarafından 'Yılın Gazetecisi Ödülü'ne layık görüldü. Sadece haber yapmakla yetinmeyen Saymaz'ın, aynı zamanda 7 kitabı var. Son kitabı ‘Esas Duruşta Cinayet’te olduğu gibi, her bir kitabında insan hakları konularına değinmiş. ‘Acının vekaleti olmaz’ diyen Saymaz’la son kitabı, medya, siyaset, Gezi ve gazeteciliğe dair birçok konuyu konuştuk.



 



Türkiye’de gazeteciliğin hakkını verebilen kişi sayısı oldukça az ve baskı yoluyla daha da azalıyor. Siz de bu mesleğin hakkını veren insanlardan birisiniz. İsmail Saymaz gazeteciliğe nasıl başladı?



Ortaokul ve lise yıllarında amatör bir meraktı aslında. 1994-1995 yıllarından 1998’e kadar Rize’de çıkan tüm yerel gazete ve dergilerde haberlerim ve yazılarım yayınlanıyordu. Aynı zamanda yerel bir radyoda program yapıyordum. Üniversiteyi kazanınca Konya’ya gittim. Orada da Üniversite bünyesinde kurulmuş olan ve şehir çapında yayın yapan ÜN TV adlı televizyonda kameraman-muhabir olarak çalıştım. 2001 yılının başında İstanbul’a geldim ve öğrenimime Marmara Üniversitesi’nde devam ettim. İstanbul’da da bir süre Kuyumcular Odası Dergisi, Eminönü gazetesi, Ekonomik Tarım gazetesi gibi çeşitli yayın organlarında haberlerim yayınlandı. Derken 2002 yılının Mayıs ayında Radikal maceram başlamış oldu ve bir daha da hiç ayrılmadım.



‘Gezi’ döneminde yaptığınız haberler çok ilgi gördü ve önemli haberlere imza attınız. Özellikle de Berkin Elvan ve Ali İsmail Korkmaz davalarıyla ilgili yaptığınız haberler oldukça ses getirdi. Peki o görüntülere nasıl ulaştınız?



Aslında Gezi Parkı dönemi benim mesleğimin profesyonel anlamda onbirinci yılına denk geliyor. Bu yüzden benim o ana kadar yaptığım yüzlerce insan hakları haberi ve yazdığım 6 kitap vardı. Ali İsmail Korkmaz davası ve diğer davalarla ilgilenen hukukçular beni tanırlar. Dolayısıyla bu bilgilere ulaşacak ve haberleştirecek kişi zaten bendim. Yapmasam abes olurdu. Ancak bazı haberler var ki onlara ulaşmak sadece tanışıklıkla mümkün olmuyor. Başka gazetecilik imkanlarını zorlamak gerekiyor. Örneğin, Ali ismail Korkmaz haberinde Eskişehir’e gittim ve orayı karış karış gezdim. Yine Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert ve diğerlerinin aileleriyle temas kurdum.



Soma faciasıyla ilgili de bir söyleminiz var. O dönemde Soma’ya gidemediğiniz için büyük bir üzüntü yaşadığınızı belirtmişsiniz. Neden gidemediniz?



O günlerde büyük bir talihsizlik oldu. Çünkü Soma faciasından bir gün önce daha evvel planlanmış olan İtalya tatiline gitmiştim ve bu nedenle de geri dönemedim. Hala içimde büyük bir yaradır gidemeyişim. Fakat Soma’yla ilgili de bir dolu haber yaptım.





Biraz da medyayla ilgili konuşmak istiyorum. Özellikle de cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi ve sonrasında medyada büyük bir değişim yaşanıyor. Örneğin medya devi olarak bilinen Hürriyet’teki gelişmeler yakın mercek altında tutulan bir konu. Bu durum iktidarın baskıcı tutumuyla gelen bir değişim mi?



Hürriyet’teki değişimin sanıldığı gibi hükümet baskısıyla gelişmiş bir durum olduğunu düşünmüyorum. İktidarın Doğan Medya Grubu'na bağlı yayın organlarının yürüttüğü yayıncılığın pasifize edilmesi yönünde zaten bir gayreti vardı. Bu yeni bir durum değil. Hatta Doğan Grubu'na vergi konusuyla müdahale ettiğini ve meydanlarda bu gazeteyi almayın çağrısını yaptığını hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla bu dönem olmamasını yadırgarım esasında. Fakat Enis Berberoğlu konusuyla ilgili pek bir şey söyleyemiyorum. Çünkü yerine Sedat Ergin geldi.



Sedat Ergin’in Genel Yayın Yönetmenliği’ne getirilmesini olumlu karşıladınız o halde?



Bence çok doğru bir karar. Sedat Ergin çok nitelikli bir gazeteci. Herşeyden önce Hürriyet’in başına yakışacak bir gazeteci. Enis Berberoğlu’ndan sonraki tercihte bunun olağan bir karar olduğunu gösteriyor. Sedat Ergin de öyle hükümet tarafından çok sevilen bir gazeteci olmadığına göre Hürriyet’in kendi çizgisini korumaya devam ettiğini söyleyebiliriz.



Son dönemde işten çıkarılan bir şekilde sektörden uzaklaştırılan gazetecilerin sayısı giderek artıyor. Bu isimler arasında yakın arkadaşlarınız olduğunu da biliyorum. Bunca baskı ve sindirme politikasına rağmen nasıl ayakta durabiliyorsunuz?



Benim belli mecralara angaje olmuş bir habercilik tarzım yok. Tabii bunları söylerken arkadaşlarıma haksızlık etmek de istemiyorum. Herkesin aleyhinde haber yapabilirim ben. Gülen cemaati, AKP, ordu hepsiyle ilgili haber yapabilirim. Böylelikle beni kimliklendirebilecek bir durum yok. Fakat bu yüzden atılmıyorum diyemem. Çünkü iktidarın da tepkisini çekebilecek haberler yapıyorum.



Davutoğlu döneminde medyanın durumu nasıl olacak sizce? Baskıcı bir tavrı olacak mı?



Sanmıyorum. Ahmet Davutoğlu sonuçta dünyayla teması olan Boğaziçi’nde hocalık yapmış bir siyasi. Dolayısıyla Erdoğan dönemine özgü kompleks ve hasletleri olduğunu düşünmüyorum. Bu anlamıyla bağımsız bir medyaya ihtiyacı olacağını zannediyorum. Sanırım Erdoğan dönemini kapattık ve başka bir döneme geçtik. Bu dönem eskisinden daha esnek olabilir diye düşünüyorum.





Radikal’le ilgili konuşacak olursak, gazetenin dijitale geçmesiyle olumlu ya da olumsuz ne gibi değişimler oldu?



Aslında Radikal’den önce Radikal’in okuru dijitale geçti. Radikal’in bütün okuru gazeteyi internetten takip ediyordu. Bunun birçok sebebi var. Birincisi bizim okurumuz A Grubu denilen çoğu eğitimli ve dünyayla teması olan bir okur kitlesinden oluşuyor. Dolayısıyla bu grupta bütün temasını internet üzerinden sağlıyordu. Bu nedenle gazete doğal bir süreçle zaten internete geçmişti. İkincisi, özellikle ‘Gezi’ öncesi ve sonrasında okurun eğilimi somut haber almaktan çok tavır görmeye yönelik oldu. Hatta haberden çok tavra para ödemeye başladılar. Sözcü, Aydınlık ve BirGün gazeteleri bunun en iyi örnekleridir. Radikal gazetesi kendi çizgisi gereği, doğrudan bir tavrı ortaya koymaktan imtina eden bir gazete. Bunun yerine haber vermeyi tercih eden bir gazete. Anladığım kadarıyla bu yeterli gelmedi ve okur doğrudan çekildiği kendi mecrasında istediği muhabiri ve köşe yazarını tercih edip, istemediğini okumamaya yöneldi. Bunun sonucunda da okur bizden önce internete geçmiş oldu. Biz de Radikal olarak onlara ayak uydurduk ve internete geçtik.



Saha gazetecisi olmanın zor yanları da vardır elbette. Bir muhabir olarak, üstelik zor haberler peşinde koşan bir gazeteci olarak, sahayı bırakmayı düşündüğünüz oldu mu?



Hayır hiç düşünmedim. Çünkü bu işin keyifli alanı, insanın haz aldığı yer orası. Yeni insanlarla, yeni haber kaynaklarıyla ve haberin kendisiyle tanışmak ancak bu şekilde mümkün oluyor. Aslında elimde olsa gazetede hiç durmazdım. Tabii işin hukuku gereği gazete binasına gidiyoruz. Bu nedenle benim tanışma zincirim ve halkam her defasında büyüyor. Yaptığım haberler ve kitaplarımla büyüyor.





Kitap demişken, son çıkan kitabınız ‘Esas Duruşta Cinayet’ oldukça ilgi çekici.  Zorunlu askerliğin kaldırılması gerektiğini ve intihar, hastalık, cinayet sonucu ölen askerlerin hikayelerini konu almışsınız. Kitaptaki ölüm sebepleri ve ailelerin dramını da göz önünde bulundurursak, bunca şeye rağmen zorunlu askerlik neden hala uygulamada?



Zorunlu askerliğin kaldırılması yakın vadede biraz zor görünüyor. Ancak orta vadede kaldırılabilir. İlk etapta olması gereken sivil hizmetin getirilmesidir. Yani insanlar eğer zorunlu askerlik yapacaklarsa da bunu silah altına alınmadan, kendi yetenekleri ve kabiliyetleri doğrultusunda o hizmeti yerine getirebilecekleri bir yere yönlendirilmeliler. Örneğin, öğretmense öğretmen, tornacıysa tornacı, dişçiyse de dişçi olarak hizmet vermeli. Acilen bunun hayata geçirilmesi gerekiyor. İkinci olarak, orta vadede zorunlu askerliğin tümüyle kaldırılması gerekiyor. Çünkü her yurttaşa eşit zorunlu askerlik demek, aynı zamanda toplumdaki birçok düzeltilmesi gereken sorunun da doğrudan askıya alınması demektir. Askerde yürürlükte olan angarya sitemi, yürürlükte olan askerliğe özgü baskı biçimleri, bireylerin ölümüne yol açabilecek doğrudan intihara ve cinayete sebep olabilecek bir iklim oluşmasına yol açıyor. Dolayısıyla zorunlu askerlik aslında sivil hayatta olsalar ölmeyecek insanların askerlikte can verebildiği bir yere dönüşüyor. Bu iklimin değişmesi ancak zorunlu askerliğin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabilir.



Neden kaldırılmıyor dediğimizde, PKK meselesi burada öne çıkıyor. Ülkesel ve bölgesel ölçekte Kürt sorununun hala demokratik yollarla çözülmemesi ve bu sorunun silahlı bir örgüt şeklinde vücut bulması, buna karşılık güçlü bir ordunun bulundurulması zorunluluğunu ortaya koyuyor. Bir diğeri de Suriye ve Irakta’ki meselelerin rolü. Bu da güçlü bir siyaset için güçlü bir ordunun varlığını sistem açısından gerektiriyor.



Barış süreci ve PKK sorunu etken diyorsunuz ama hükümet bu yönde olumlu adımlar atıldığını ve artık şehit haberleri alınmadığını savunuyor. Kitapta verdiğiniz bazı rakamlara baktığımızda, tam da bu döneme isabet eden asker ölümleri söz konusu. Eğer bu askerler çatışma sonucu ölmedilerse ve hala ölmeye devam ediyorlarsa burada büyük bir çelişki yok mu?



Bu yıl çatışmada 1 askerimiz şehit oldu ve bizim elimizdeki rakamlar TBMM’nin ve Milli Savunma Bakanlığı’nın aktardığı rakamlar. Hiçbir çatışma olmadan ölen askerlerimiz var. Yani esas duruşta beklerken ölen askerlerimiz var bizim. İntihar, kaza, hastalık ve sadece ecel denilerek toprağa verdiğimiz insanlar bunlar. Bunun görünmemesi mümkün değil. Ancak anladığım kadarıyla bir maliyet dengesi yapılıyor. Ordunun varlığının toplumdaki maliyeti ne olur diye kuru ve acı bir hesap yapılarak toprağa giren gençlerin canı bu maliyete yazılıyor ne yazık ki.



Kitapta, yaşamını yitiren askerlerin aileleriyle yaptığınız röportajlara da yer vermişsiniz. Her bir ailenin dramı gerçekten içler acısı. Peki sizi en çok etkileyen hikaye hangisiydi?



Hepsi çok yaralayıcı. Hepsinde çok değişik yansımalar var. Örneğin, dövülerek öldürülen Murat Polat’ın babası birkaç aileyi etrafında toplayıp hayatını kaybetmiş askerlerle ilgili bir dernek kurdu. Kendisi ve eşi oğullarının ölümünden sonra hastalığa yakalanmışlar. Şu an hastalıklarıyla mücadele ediyorlar ve hayatta kalmalarının anlamını kaybettiklerini söylüyorlar. Örneğin, er Sevak Şahin Balıkçı’nın ailesi hala oğullarının askere giderken bıraktığı odayı boşaltmamış. Hala oğulları dönecekmiş gibi duruyor. Yine Kıbrıs’ta dövülerek öldürülen er Uğur Kantar’ın annesi ve babası yaşlılar ve zorla ayakta durabiliyorlar. Üstelik büyük bir insanlık göstererek kazandıkları tazminatı çocuk sahibi olamayan bir aileye tüp bebek için bağışladılar. Keza Afyon patlamasında hayatını kaybeden erlerimizden birinin ailesi düşünün ki o günden bu güne hala psikolojik tedavi görüyorlar, hala her gün oğullarının mezarını ziyaret ediyorlar ve bu ailenin diğerlerinden farklı olarak hikayeleri daha trajik. Çünkü oğulları bir ceset halinde kendilerine verilmedi. Oğulları bir doku parçası olarak kendilerine verildi ve ortada bir cenazeden söz edemiyoruz. Yani tam da bu ruh halini yaşayan ailelerle karşılaştım.



Peki gazeteciliği bir kenara bırakırsak, her şeyden önce bir insan olarak bu olaylardan nasıl etkileniyorsunuz? Psikolojiniz bozulmuyor mu?



Kendimi yazarak korumaya çalışıyorum. Hikayeleri dinleyip onlarla birlikte yas tutmak değil ki amacım. Acıların vekaletinin olmayacağını, acıların asil olduğunu ve asaleten yaşanabileceğini çok iyi biliyorum. Birileri acıyı yaşar, birileri de aktarır. Ben acıyı hissediyorum ama benim görevim aktarmak. Ailelerin de ihtiyacı kendileriyle ağlayan biri değil, kendilerinin ve oğullarının yaşadıklarını aktaran birilerinin olması. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum.



Şiddet konusu aslında toplumsal bir sorun ve sadece TSK içerisinde değil, emniyet teşkilatında da varlığını sürdüren bir yara. Özellikle de Gezi sürecinde başlayan ve ne yazık ki artarak süren polis şiddetiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?



Özellikle Gezi döneminde polislerin uyguladığı şiddet için destan yazdılar denilmesi, ‘siz ikinci Çanakkale’yi yaptınız’ denilmesi tabii ki polislerin şiddet miktarını arttırmasında büyük rol oynadı. Ama zaten 2007 yılından beri bu katmerlenerek artan bir şiddetti. 2007’de Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu değiştirilince, ‘polisin elini tutmayalım’ bakış açısıyla onların her anlamda ateş edebilmesine, silahına davranabilmesine, insanları sokak ortasında durdurarak gelişigüzel arama yapabilmesine ve hele bir de öldürmesine imkan tanıyan bir iklim oluştu. Bu elbette onları cesaretlendirdi. Özellikle de 2000’li yılların başında işkenceye karşı alınan tutum 2005’ten itibaren giderek toplumun aleyhine düzenlenebilecek şekilde değişti. Bilhassa bu dönemde transeksüeller, travestiler, sol muhalifler, siyahlar, sistem açısından yüz kızartıcı suça bulaşmış olanlar ve Kürtler şiddetten yoğun ölçüde payını aldı. Tarlabaşı’nın her sokağı böyle hikayelerle doludur. Ancak bu şöyle zannedildi, ‘sadece dayak yiyenler belli insanlardır’ diye kabul edildi. O yüzden dayak bir kere onların ensesinde meşrulaşınca toplumun bütününü kuşatır hale geldi ve Gezi Parkı’nda da bu şekilde açığa çıktı.





Gazeteciler üzerinde de baskı ve şiddet unsurlarını ne yazık ki çok sık görmeye başladık. Peki bu denli zor ve cesur haberlere imzasını atmış bir gazeteci olarak tehdit aldığınız oldu mu? Korkmuyor musunuz?



Muhsin Yazıcıoğlu hakkında söylediğim kimi sözlerden ötürü sosyal medyada hakkımda karalama kampanyası yürütüldü. Yaptığım işkence haberleri nedeniyle tutuklanmanın eşiğine geldim. Davalar açıldı. Resmi tacizler söz konusu oldu. Bunlar hayatımı çok kısıtladı ve daralttı. Yakın çevremi korkuttu. Bunlar oldu ancak, ben gazeteciliğe hiçbir zaman korku ve cesaret dengesi üzerinden bakmadım. Yani cesur olduğum için bu haberleri yapmadım ki. Birey olarak aslında korkak biri sayılırım. Ben mesleğimin gerektirdiği sorumluluk ve doğrultu neyse öyle hareket ettim. Bunun sonuçları beni korkutabilecek sonuçlar olabilir. Bunu da bir iş kazası gibi görmeye başladım. Tuzla Tersanesi'nde çalışan işçinin ölme riski kadar ya da taşeron bir elektrik işçisinin cereyana kapılması kadar maalesef rutinleşmiş ve olağanlaşmış bir süreç olarak görmeye başladım. Dolayısıyla işimi yaparken korku konusunu göz ardı ettim. Göz ardı etmeseydim, korkabilirdim.



Genellikle dava dosyalarıyla ilgilenen bir gazetecisiniz. Haliyle adliyeler, hakimler, savcılar, avukatlar ve emniyet mensuplarıyla iç içesiniz. Bu nasıl bir duygu?



O dava dosyalarını incelemek son derece eğlenceli. Şu sebeple eğlenceli, kalın kalın dosyalardan söz ediyoruz. Bir sürü evraktan söz ediyoruz ve bunca evrakın, dosyanın rafa kaldırılmış matbu nesnenin arasında kaybolup giden insan hikayeleri var. O kadar insan var ki onların arasında. Haksızlığa uğramış, devlet şiddetine maruz kalmış ve yaşantısı ayaklar altına alınmış insanların hikayeleri var orada. Onları bulup çıkarmak o kadar keyifli ki. Acıları trajik ama o hikayeyi bulabilmek keyifli. Bir de insanı mesleki ve insani bakımdan ayakta tutması adına toplumumuzda kendisini ifade edemeyen, avukat tutmaya imkanı yetmeyen, derdini anlatamayan, hikayesini anlatamayan insanların arzuhalcisi olmak keyifli bir şeydir.



Medyada örnek aldığınız insanlar var mı? Örneğin hangi gazeteci ve yazarları takip ediyorsunuz?



Örnek aldığım kişiler diyemem. Sonuçta herkes kendi gazeteciliğini icra ediyor. Ama kimi gazetecilik pratiklerinden esinlenilmesi gereken insanlar olduğunu biliyorum. Bunun en başına tabii ki Uğur Mumcu’yu yazarım. Yine Hasan Soysal ve Erbil Tuşalp’i yazarım. Bu isimler 80’li yılların en etkili gaztecilerindendir. Günümüz itibariyle ise Sedat Ergin’i çok önemserim. Onun bir cerrah kadar titiz bir gazeteciliği vardır. O cerrahlığı da gerçeğin aydınlanmasında bizlere büyük katkısı oldu. Son dönemde ele aldığı yazılar ve konular itibariyle, insan ve hukuk arasındaki çelişkinin, insan lehine çözülmesinde büyük katkıları oldu. İnsan öykülerinin ele alınması bakımından ise, Celal Başlangıç önemli bir isimdir. Cesaret bakımından Ahmet Şık ve Nedim Şener’i söyleyebilirim. Hepsinin bir harmanı çıkar ortaya ve bir başka gazeteci oluşur.



Deneyimli bir gazeteci olarak, gazeteciliğe yeni başlayacak olanlar için tavsiyeleriniz neler?



Gazetecilik okul eğitimiyle formasyonla olabilecek bir iş değil. Gazetecilik hala bir zanaat ve hüner olarak devam ediyor. Nispeten usta çırak ilişkisi devam ediyor. Bunun için kişinin kendisinde taşıması gereken özelliklere haiz olması lazım. Mesela, sınırsız bir merak ve sınırsız bir soru sorma arzusu temel belirleyenlerinden biri. Yani hiçbir cevap sizi tatmin etmemeli ve sorularınızın hiçbiri tükenmemeli. İkincisi ise dünya görüşü. Olayları ve olguları ancak o dünya görüşüne göre anlamlandırırsınız ve onu bir habere dönüştürürsünüz. Bu olguları bilgi ve birikimle inşa edebilirseniz başarılı olursunuz.



 



Canan Kaya / Medyatava



canankaya@medyatava.com



twitter.com/ckayacanan



 



 



 



 



 



 



 


Sıradaki Haber İçin Sürükleyin