Ayşe Erbulak: 'Alo Fatih' gazeteciliği Turgut Özal'la ülkemize girdi!

Edebiyat dünyasında yerli Agatha Christie olarak anılan Ayşe Erbulak, Medyatava'dan Eylem Yılmaz'ın sorularını yanıtladı.

Google Haberlere Abone ol
Ayşe Erbulak: 'Alo Fatih' gazeteciliği Turgut Özal'la ülkemize girdi!

Ayşe Erbulak, Türkiye’nin en önemli aydınlarından, karikatürist, gazeteci, tiyatrocu, şovmen Altan Erbulak’ın ilk eşi Altan Aşkın’dan olan büyük kızı, oyuncu Sevinç Erbulak’ın ablası, ‘Kavak Yelleri’ dizisinde Efe’yi canlandıran Dağhan Külegeç’in annesi. Tiyatrocu, gazeteci, televizyoncu, romancı…



Gerçekten çılgın cesareti var onda.  Önce tiyatro bölümünde okuyor. Ama tiyatroculuk yerine gidip gazetecilik yapıyor, sonra yine tiyatroya dönse de çok uzun sürmüyor; televizyonculuk mesleğinin içinde buluyor kendini. Bütün bu mesleklerin içinde bir kadın için en zorunun televizyonculuk olduğunu söylüyor. Televizyonculuk yaparken yaşadıklarının onu çok kırdığını, ölmeyi dahi düşündüğünü belirtiyor. Ve ekliyor: “İntihar etmedim, Norveç’e gittim.”



Kırgın gittiği Norveç’te aşık oluyor, evlenip tekrar üniversiteye gidiyor. Üstüne bir de cafe açıyor. 11 yıl mutlu bir hayat sürüyor. Çok sevdiği Norveçli eşi Willy’sini pankreas kanserinden kaybedince, tekrar Türkiye’ye dönüyor. Norveç’te bir deniz kazası üzerine eşi Willy’in de teşvikiyle başladığı yazarlığa Türkiye’de devam ediyor. Çok Şekerli Ölüm, Ödüllü Ölüm, Limoni Ölüm ve son olarak da Dokuz Oda Cinayetleri romanını çıkarıyor.



Son romanı 3. baskısına giren Ayşe Erbulak’la Babıali’den televizyonculuğa, tiyatrodan yazarlığa çok keyifli bir söyleşi yaptık. 



Siz tiyatro oyunculuğundan gazeteciliğe ardından televizyon yöneticiliğine geçtiniz sonra her şeyi bırakıp Norveç’e yerleştiniz. Oyunculuk, gazetecilik, yöneticilik birbirinden ayrı işler özellikle her şeyi bırakıp Norveç’e yerleşmeniz çok cesurca. Bu kararları nasıl aldınız? Hiç korkmadınız mı? Yapabilir miyim yapamaz mıyım endişesi yaşamadınız mı hiç?



Endişe duymaz olur muyum hiç ama bunlar ani aldığım kararlar değil. Bir şeyin biteceğini anladığım zaman; ki hayatta hiçbir şey sonsuza kadar sürmüyor zaten, o zaman ne yapabileceğimi sorgulayıp böyle kararlar verebiliyorum. Mesela şu yaşımda, bugünkü konumumda keman çalmak ve İspanyolca öğrenmek istiyorum. Bunları nasıl yapacağımı planlıyorum kafamda. Ardından bir şekilde sonuca ulaşıyorum.  Ama şöyle bir şey var, gazete ve tiyatro dersek iş orada değişiyor.



Neden?



Rahmetli babamın yaptığı iki büyük işin, gazetecilik ve tiyatroculuğun dünyasına doğdum. Bir tanesi Yeni Sabah gazetesiydi, diğeri de Küçük Sahne’ydi. 1 yaşımda sahneye düşmüş biriydim. Durum böyle olunca bu işlerin dışında başka ne yapabilirdim ki…



Sonra?



Çocuklar küçükken manav olmak ister ya, benim oğlum mesela karpuz satmak isterdi çocukken. Ben de öyleydim ve ardından yeni trend meslekler çıktı. Televizyonculuk mesela yeni trend mesleklerden biri oldu.



Gazeteciliğe ne zaman başladınız?



Daha liseyi bitirmeden Günaydın gazetesinde başladım. Demek ki daha o zamanlar kitapla bir bağım varmış ki, gazetenin kitap sayfalarının koordinasyonunu yapardım ve sayfalarını çizerdim. Haberleri sayfalara yerleştirmek, hazırlamak çok zevkliydi ama olmadı.



Neden olmadı?



Evlendim. Dağhan doğdu. Çocuğum olduktan sonra da çalışmadım. Ekonomik durumum çok iyi olmadığı halde bilerek çalışmadım. O zamanlar çocuk da yaparım kariyer de lafı yoktu. (gülüyor) Sonuç olarak çocuğuma bakmayı tercih ettim. Dağhan, 3,5 yaşında yuvaya girebilecekken yeniden gazeteciliğe döndüm. Bu sefer ki adresim Güneş gazetesi oldu. Orada da yine kitap haberleri, kitap ilanları ile uğraştım. Sonra birden halkla ilişkiler ve organizasyon mesleği doğdu ve oraya geçiş yaptım. Ayyıldız’da çalışmaya başladım. Orada da çalışırken ve işi öğrenmeye çalışırken babamı kaybettik.



Bu sizde nasıl bir etki yarattı?



Benim özel sektörde ne işim var diye düşünmeme yol açtı. Kendi kendime, babam Babıali’de öldü ben de Babıali’de olmalıyım diye düşündüm. Ve babamın öldüğü o yıl Sabah gazetesine geçtim. Sabah gazetesinde dış ilişkiler adına çok güzel işler yaptık. Bugün Babıali’den geçen mesleğin duayeni olmuş arkadaşlarımla... O zaman onlar kısa pantolonluydu, benim de iki örgülü saçlarım vardı ve beraber çok güzel işler yaptık. Babıali’nin Babıali olduğu zamanlardı o zaman. Sonra Sabah gazetesi İkitelli’ye büyük plaza binasına geçti. Oraya geçen ilk ekipteydim. İkitelli’ye geçince gazete kültürü değişti, bir plaza kültürü geldi.





“TÜRK HALKI RADİKAL’E SAHİP ÇIKMADI”



İkisi arasındaki fark ne oldu?



Plaza kültürü lafını yalnızca gazetelere yüklemem yanlış olur. Plazalar 80’li yılların sonunda girdi hayatımıza. Bakkaldan süpermarkete geçildi. Babıali’de bakkallıktan hipermarkete geçilmiş oldu. Koca karı gibi konuşmak istemiyorum, yeniliği çok severim ama bir tarafta bir eksiklik oldu. Mesela şu anda gazeteler artık e-gazete olarak okunuyor ve ben bunu hiç sevmiyorum. Gazeteyi kesinlikle alıp okuyorum. Ellerimin mürekkep olması, gazetenin kokusu, onu evirip çevirmek çok daha güzel.



En sevdiğiniz, okumaktan keyif aldığınız gazete hangisi?



Hürriyet okuyorum. Hürriyet bir gelenek, bizim olmazsa olmazımız, bir klasiktir ve severek okuyorum.



Radikal okuyor muydunuz? Artık tamamen dijitale geçti, kapandı. Ne düşüyorsunuz?



Okuyordum ve kapanmasına çok üzüldüm. Bir gazete, bir yayınevi, bir tiyatro kapandığı zaman çocukluğumuz kapanıyor, çocukluğumuzun bittiğini görüyoruz. Hem de tabii, oradaki istihdamı, oradaki çalışanları, o oluşuma emek veren insanlara empati yapıyorsun ve bence çok acı, çok üzüntü verici. Türk halkı Radikal gazetesine sahip çıkmadı ve almadı. Ne acı.



Peki, sizin televizyonculuğa geçişiniz gazeteciliğin plazalara geçmesi, bu plaza kültüründen duyduğunuz rahatsızlık nedeniyle mi oldu?



Hayır. Sabah gazetesindeyken 30’lu yaşlarımdaydım ve bir daha tiyatro yapamayacağım korkusu geldi. Çünkü bir çocuk okutuyordum ve bir çocuğu okutmak çok önemli. Eğitimi, sağlığı, ruh sağlığı her şeyi önemli ve kolay değil. O arada tiyatro yapmak istedim ve İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’na müracaat ettim. Herkes zanneder ki, gündüz Sabah gazetesinde çalışırım, akşam da tiyatroda oynarım. Ama ne bir gazete başka bir işi kaldırır, ne de bir tiyatro. Yapanlar var onlara helal olsun ama ben yapamazdım. Bugün ben hala aktif tiyatro yapıyorum ve tiyatronun olduğu gün, başka hiçbir şey yapmıyorum yalnızca ona adapte oluyorum. Ve Sabah gazetesindeki o güzel kariyeri, çok büyük bir parayı Şehir Tiyatroları’nda Fermanlı Deli Hazretleri diye bir oyunda arkadan geçen 8’inci kız rolü için bıraktım. Aptallık mıydı bilmiyorum. En azından “yaptım” dedim.



Pişmanlık duydunuz mu hiç?



Belki Sabah gazetesindeki kariyeri orada bırakmış olmak bir hataydı. Bazen de hata olarak görmüyorum. Geçti, gitti, bitti artık; çok da önemsemiyorum. Sonra televizyona geçtim.



“TELEVİZYONCULUK BİR KADIN İÇİN ÇOK ZOR, ERKEK HEGOMANYASINDA OLAN BİR İŞ”



Televizyonculuğa ilk önce nerede başladınız? Nasıl karar verdiniz?



İlk önce Star vardı. O zaman ilk adı Inter Star’dı. O zaman diziler yoktu yeni yeni parodiler oluyordu. Fakat orada yakın bir iki arkadaşımızın bir iki ayak oyunu oldu. Ben ondan daha ucuza oynarım gibi türlü oyunlar, entrikalar oldu ve çalıştığımız şirketten bizi ekarte ettiler. Şirket de onlarla, oyuncu olmayan insanlarla yola devam etti. Bu beni çok kırdı. Böyle olacağına, televizyon şirketinin “böyle çok pahalı oluyor artık sizinle çalışmak istemiyoruz” demesini tercih ederdim. Benim çok yakınımdaki insanlar gittiler orada oynadılar ve ben küstüm açıkçası. Sonra bana Kanal 6’dan teklif geldi. O zaman yeni kuruluyordu. Orada yeniden televizyonculuğa devam ettim. Sonra orada da - bence televizyon tarihinin ilk büyük şoklarından biridir - Show TV’nin reklam ekibi, medya pazarlama ekibi bir gecede Kanal 6’ya darbe yaptılar.



Nasıl?



Şöyle: Kanal 6’nin sahibi Ahmet Özal’dı. Show TV’nin reklam, medya pazarlama bölümüyle anlaştı. Bu anlaşmanın ardından bütün ekip bir gece Kanal 6’ya geldi. Sonra işten atılmalar başladı. Bu medya tarihinin ilk büyük kara lekesidir. Show TV’den büyük bir ekip boşalmış oldu ve ben de oraya geçtim. Bu olay aslında benim için çok iyi oldu, çünkü Show TV’ye geçmiş oldum ve orada uzun yıllar çalıştım, çok güzel bir kariyer yaptım kendime.



“İNTİHAR ETMEDİM, NORVEÇ’E GİTTİM”



Tiyatroculuk, gazetecilik ve televizyonculuk bir kadın için zor mu, kolay mı?



Televizyonculuk bir kadın için çok zor.



Ne gibi bir zorluğu var?



Bunun cevabını versem sana yazdırmazlar. Gerçekten içimden geleni söylemek istediğim şey hiç iyi bir şey değil. Bu iş daha çok erkek hegemonyasında olan ve ilerleyen bir iş. Sen hiç kadın yapımcı gördün mü? Yapım şirketlerine bak, varsa da hep eşleridir. Ben genel koordinatörlüğe kadar yükseldim sonra, çok kötü bir dönem yaşadım.



Nasıl bir dönemdi? Kötü olan neydi?



Her şey çok kötüydü. İş de dâhil her şey kötüydü. Yaşadıklarım beni o kadar çok kırdı ki, ben kırıldığım zaman çeker giderim. Oturup insanlarla çatışamam, kırıldığım zaman hemen çeker giderim. Gitmeyi düşünmeye başladım hatta ölmeyi düşündüm. İntihar etmedim, Norveç’e gittim.



Norveç’e nasıl gittiniz?



Ölmüştüm o zaman ve yakmışlardı beni, küllerimi de bir kaba koyup Norveç’e göndermişlerdi. Ve orada küllerimden doğdum.



Neden Norveç?



Öyle denk geldi. Planlı değildi ama tünelin ucundaki ışığı orada gördüm. Böylece küllerim Norveç’e gitti ve birisi de bu külleri aldı, toprağa attı. Orada küllerim yeniden yeşermeye başladı. Yeniden yaşama döndüm.  Ben hep başkaları için koştururdum, herkesin her derdine koştururdum.



Siz herkese yardım ederken aynı karşılığı bulamadığınızdan mı kırıldınız?



Aynen öyle! Hiç kimseye, hiçbir şeyi vermemeyi öğrendim artık. Çünkü birine bir şey verince beklenti doğuyor. Beklediğiniz olmayınca hayal kırıklığı oluyor. Hayal kırıklığı da insanı zaman zaman felaketine kadar sürüklüyor. Bu yüzden gerçekten çok kötü gittim Norveç’e. Ama Norveç’te Tanrı benim yeniden yaşamamı sağladı.



Nasıl oldu bu? Orada neler yaptınız?



Orada bugün bizimle olmayan, meleklerle yaşayan biri benim küllerimi suladı. O çöküntüden sonra orada önce bir oturdum, sonra ayağa kalktım, çevreme bakındım ve tamam artık her şey geride kaldı dedim, Norveççe’yi öğrenmem gerektiğini anladım. Çok çabuk öğrendim. Sonra çalışmaya başlamaya karar verdim ama orada benim mesleğime ait yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Halkla ilişkilere dair bir iş yoktu; vardı ama hep Oslo’da filandı. O zaman başka bir sektöre dönmem gerektiği düşündüm.



“TÜRKİYE’DE İNSANLAR BİRBİRLERİNE ÇOK YALAN SÖYLÜYOR”



Orada neden gazeteciliği denemediniz?



Olmadı. Tiyatro yaptım ve çok mutlu oldum. Sonrasında tiyatro yetmedi mi ne oldu bilemiyorum ama başka bir iş yapmak istedim. Yemek yapmayı çok severdim ve catering üzerine yüksekokul okudum. Bu sırada havaalanının kafeteryasında staj yaptım. Sonra bu da beni kesmedi ve Smilee Cafe diye bir cafe açtım kendime. Orada herkes 10 km yakınlıkta oturuyordu, işten çıktıktan 10 dakika sonra evdesin, yol, trafik sorunun yok. Bu yüzden ben boş mu oturacağım? Nasıl boş oturacağım diye hep panik halindeydim. Sonra ben de herkes gibi kanepeye uzanıp dinlenmeyi öğrendim. Müthiş keyifli bir şeydi. Orada insanlar birbirleriyle kavga etmiyordu, çok güzeldi.



Biz burada çok kavga ediyoruz değil mi?



Evet, her şeye bağırıp çağırıyoruz, çok fazla kavga ediyoruz. Sen benim kim olduğumu biliyor musun diye başlıyoruz hemen.



Sizce neden Türkiye’de insanlar böyle? Neden bu kadar çok kavga ediyoruz? Siyasi atmosferinden mi, ekonomisinden mi neden?



Birbirimize tahammülümüz yok ve bence biz birimizi hiç sevmiyoruz.



Bu her yerde böyle, insanlar birbirlerini sevmez ve sevmek zorunda da değildir. Ama bu kavga etmek için bir neden olmaz…



Tabii ki böyle, sorun burada biz birbirimizi kabul etmiyoruz. Sanırım sevmekten ziyade asıl sorun kabullenmeme sorunu. Biz sıraya girmeyi bile bilmiyoruz. Ben sıraya girmeyi Norveç’te öğrendim. Norveç’te tek kavga eden bendim. Bağırıyordum sürekli sonra dedim ki, manyak mıyım ben, neden bağırıyorum ve hâkim oldum kendime. Orada insanlar birbirlerine yalan söylemiyorlardı bu çok önemli. Bu benim çocuğuma öğrettiğim bir şey ve biz bunu başardık. Türkiye’de insanlar birbirlerine sürekli ama sürekli yalan söylüyor.



“TİYATROCULAR ÇOK DEDİKODU YAPIYOR”



Peki, Norveç’teki iş yaşamınıza dönecek olursak. Oradaki tiyatro hayatınız ile Türkiye’deki arasında nasıl bir fark var?



Çok farklı, bambaşka! Şimdi tiyatrocu arkadaşlarım bana çok kızacak ama biz de şöyle bir şey var: Başka bir tiyatrocu başka bir tiyatrocunun oyununa gider, seyreder sonra kulise gider ve bayıldım der ama arkasını döndüğü an dedikodusunu yapar. Ben yapmadım mı bunu yaptım. Burada çok dedikodu yapılıyor. Orada ise şöyle oluyor, bir tiyatro ekip olarak başka bir tiyatroyu ziyaret eder. Sonra önerilerini, eleştirilerini meslektaşlarına söyler ve biter gider. Bizde de bazen böyle olmuyor değil. Mesela ben Behzat Uygur ve Süheyl Uygur’a hayranım. Onlar hiç aksatmadılar, hiç ara vermediler tiyatroya. Hiç kimse bana diyemez ki, babaları sayesinde yapıyor. Onlar gerçek tiyatrocudur bu ülkede. Gerçekten tiyatro yapıyorlar.



Başka kimleri beğeniyorsunuz?



Ali Porazoğlu’nu çok beğenirim. Onun çok büyük bir maddi çıkarı olduğunu düşünmüyorum tiyatrodan. Çok güzel oyunlar çıkarıyor. Onu aşkla seyrediyorum. Hakan Altunileri çok beğeniyorum ve çok değerli bir tiyatro adamı olduğunu düşünüyorum.



Norveç’ten Türkiye’ye ne oldu da döndünüz?



Willy isimli bir adam vardı. Ben ve benim çevremdeki bütün insanlar onun bir melek olduğuna inanıyoruz. Benim bu hayatta tanıdığım en saf, kirlenmemiş insandı. O kadar iyi bir insandı ki, bizim bu kirli dünyamıza layık değildi ya da biz ona layık değildik. O bir gün aniden rahatsızlandı ve bizim bütün hayatımız alt üst oldu. Doktor hiç beklemeden ilk gün “mucize olmaz” dedi. “Ortalama 6 ay içinde öleceksin” dedi. Bunu Willy’nin yüzüne, ben yanındayken söyledi. Bu benim yaşadığım en ağır deneyimdi. Biz Willy’le her gün öldük. Doktorun dediği çıkmadı, 6 ay oldu 10 ay... Üstelik 9 buçuk ay çok iyi yaşadı. Son iki haftada kötüleşti ve doktorların gitmemi istediği gün, içime mi doğdu bilemiyorum gitmemiştim ve 11 Haziran sabahında kollarımda öldü. Ölüm hep kapının kenarında bekliyordu ama yine de hep o günün gecikmesini istedik. 10 ay boyunca o Azrail’i beklemek, sonra gelmesi ve bir insanın son nefesini verişini görmek benim için çok ıstırap vericiydi. Şimdi bakınca nasıl aklımı kaçırmamışım diyorum. Ailesi için dönmemeyi düşünmüştüm Türkiye’ye. Cafe çok iyi gidiyordu, çok para kazanıyordum ama çok yalnızdım. Bu böyle devam ederdi arabam, evim her şeyim vardı...



Siz ne istiyordunuz?



Aslında ne istediğimi tam bilmiyorum ama buradaki dostlarımı, arkadaşlarımı ve hayatımı geri istedim. Çünkü ben Norveçli değilim, ben Türküm, İstanbulluyum ve Norveç’in bir kasabasında hayatımı bitirmek istemedim. Burada tiyatro vardı ona geri dönmek istedim. Kitaplarımın Norveç’te çıkması çok zor olurdu, burada olmalıydı.



“İYİ BİR POLİSİYE OKURU OLDUĞUM İÇİN POLİSİYE YAZMAK BENİ AVANTAJLI KILIYOR”



Kitap yazmaya burada mı karar verdiniz?



Orada başladım ama hiç kitap olacağını düşünmemiştim. Orada bir deniz kazası oldu. Bu kazanın haberini okudum ve bir kurgu yaptım. Williy’e bahsettim o da, otur yazsana dedi. Sonra yazmaya başladım, 100 sayfa kadar yazdım. Ardından trajedimiz başlayınca bıraktım. Willy’nin hastalık sürecini not almaya başladım. Bir kitap yaparım belki dedim ama yapamadım. Hala duruyor. Çok zor, ona geri dönemiyorum. Türkiye’ye dönünce kurguladığım o kitaba devam ettim.



Peki, neden polisiye roman yazmayı seçtiniz?



Çünkü çok iyi bir polisiye okuruyum ve okurun ne istediğini bilen biriyim. Bu beni avantajlı kılıyor. Yazarken, ben bunu okuyor olsam ne düşünürdüm diye düşünüyorum. Bu da beni 1-0 öne geçiriyor.



Polisiye yazmak bir kadın için kolay mı zor mu?



Bence çok kolay, çünkü kadın çok detaycıdır. Şöyle basit bir şey söyleyeceğim, bugün bir erkek ile bir kadın buluşmaya çıkacak olsa, kadın o buluşmayı daha ilk buluşmaya karar verdikleri andan itibaren programlamaya başlar. Erkek ise, buluşmaya gitmeden yarım saat kadar önce pantolonunu, tişörtünü giyer ve gider. Kadın için o buluşmaya gidecek olmak çok ciddi bir projedir. Bu nedenle polisiye roman kadın için çok daha kolaydır ama polisiye romanın en önemli noktası kurgudur. Kim ölecek, cinayetin şekli, kim tahmin edilecek, neden, nasıl yakalanacak, ipuçları gibi bunların hepsini kurgulamak çok önemli.



Nasıl oluşturuyorsunuz bunları?



Sürekli not alıyorum. Dokuz Oda Cinayetlerini ben 19 günde yazdım ama 1 yıl boyunca not aldım.



Kitap yazmak isteyenlere ne önerirsiniz?



Disiplin! Hedefleri olmalı. Ben çok disiplinli olduğum için bu kadar çok kitap yazıyorum. İşe gider gibi sabah erkenden çalışma odama geçiyorum, bilgisayarımın başına oturuyorum ve yazmaya başlıyorum.



İşin sırrı sanırım notlarda…



Elbette öyle ama aslında sokakta işin sırrı. Mesela ben çok sık metro, vapur, otobüs kullanırım. Toplu taşıma kullanınca inanılmaz bir insan kitlesiyle karşılaşıyorsun ve bu müthiş bir zenginlik sağlıyor. Bu Dokuz Oda Cinayetleri kitabımda ben her şeyi sokakta ürettim. Şoförle gezsem göremeyeceğim. İnsan içine çıkmak çok önemli. Çok tıkandığım noktada bir otobüs, bir metro yapıyorum ve korkunç malzeme sağlıyorum.



“DİZİ OYUNCULUĞU BİR SAVAŞTIR”



Hedefinizde Nobel ödülünü almak var mı?



Ben kendimi çok edebiyatçı olarak görmüyorum. Edebiyat eğitimim yok ama şöyle bir hedefim var, bu son kitabımla ilgili Norveç’le temasa geçtim şu anda ve Norveççe’ye çevrilmesini istiyorum. Orada çok arkadaşım var. Yazdıklarını okumak istiyoruz, diyorlar.



Kitap yazıyorsunuz aynı zamanda tiyatro eğitimi de veriyorsunuz. Öğrencileriniz nasıl? Tiyatro bambaşka bir kültür ve eğitim. Şimdi bir yanda da dizi var. Gerçekten tiyatro eğitimi için mi geliyorlar? Tiyatronun ne olduğunu biliyorlar mı?



Kesinlikle bilmiyorlar. Oyuncu olmak da istemiyorlar. Herkes televizyon popüler kültürünün bir parçası olmak istiyor. Öyle densiz insanlar var ki, bana “Ayşe beni dizilerde oynat” diyor. Ben bunun şaka olarak söylendiğini filan düşünmüştüm. Ciddi söylendiğini fark edince baya dangalaklık olduğu kanaatine vardım. Ben birini nasıl dizide oynatabilirim yani? (gülüyor) Dizide oynamak o kadar kolay bir şey değil. Bir kere çok iyi bir cast ajansın olacak, bu çok ciddi bir survivor açıkçası. Bu çok ciddi bir savaştır.



Sizin oğlunuz da oyuncu. Hiç oyuncu olmamasını istediniz mi?



Ben asla oğluma şunu yapma, bunu yapma demedim. Ona kötüyü gösterdim, şöyle yaparsan böyle olur gibi uyarılarım oldu. Bize babam da böyle yapmıştı. Ama asla karışmadım. Dağhan çok iyi bir yol tutturdu, iyi bir oyuncu oldu.



Bir programda oğlunuzla ilgili asla gay olmasını istemezdim demiştiniz. Siz de eşcinselliği bir hastalık olarak mı görüyorsunuz? Neden demiştiniz bunu?



Dedim onu, evet (elleriyle yüzünü kapatıyor) ama öyle demedim. Bu benim başıma gelmiş çok kötü olaylardan biridir. O cümlenin devamı şöyleydi, oğlumun gay olmasını istemem çünkü bu ülkede gey olmak veya aykırı biri olmak çok zor. Onun başına kötü bir şey gelebilir diye istemezdim ama olsaydı da kabul ederdim. Ben insanları kadın erkek olarak bile ayırmayı sevmiyorum eşcinsellik üzerinden de ayrımcılık yapmam. İnsan olmak önemli.



“BEN NORVEÇ’TE HABER BÜLTENLERİNDE GEZİ OLAYLARINI İZLERKEN, TÜRKİYE’DE KİMSENİN HABERİ YOKTU”



Türkiye’deki zorluklar dediniz buradan devam edelim. Son birkaç yıldır birçok gerilim yaşanıyor. Şehir Tiyatroları yasası değiştiriliyor, Emek Sineması kapatıldı, Gezi eylemleri oldu. Özel tiyatrolar da dahil birçok tiyatronun Şehir Tiyatroları’nın yasal düzenlemesine ciddi itirazı oldu. Türkiye’deki bu siyasi atmosferi siz nasıl değerlendiriyorsunuz?



Gezi geçen sene olduğunda ben Norveç’teydim ve çok ilginçtir ki, ben orada haber bülteninde Gezi’de olan olayları izlerken Türkiye’de daha kimsenin haberi yoktu. Haberlerde izlediğimde, ne oluyor orada diye buradaki arkadaşlarımı aradım, kimsenin haberi yok. Aradığım arkadaşlarıma “kalkın gidin, Taksim yanıyor” demiştim ve bu konuşmaları yaparken, bir yandan da görüyordum televizyonda.



Nasıl veriyordu Norveç medyası Gezi’yi?



“Taksim’de Kışla yapılamasın diye insanlar ağaçlara bedenlerini koyuyor” diye müthiş veriyorlardı, hatta ertesi sabah Bağdat Caddesi’nden yürüyerek köprüyü geçtiler ve bu olay bütün yabancı basında ve Norveç basınında ana haberde, birinci haber olarak çıktı. Ben de heyecandan ağlamıştım. Film sahnesi gibi çok güzel bir görüntüydü.



“ALO FATİH GAZETECİLİĞİ TURGUT ÖZAL’DAN SONRA ÜLKEMİZDE YER ALDI”



Tiyatroların yasal düzenlemesine dönelim. Nasıl yorumluyorsunuz?



Türkiye’de Şehir ve Devlet Tiyatroları’nın bir çarkı var ve ben bu çarkı beğenmiyorum. Beğenmediğimden içinde olmuyorum. Mesela, kadrolu oyuncu oynamıyor dışarıdan adam alıyorlar. İçinde olmadığımdan çok konuşmak istemiyorum. TÜSAK yasasına karşıyım çünkü bazı oyunlar var ki, bunu özel tiyatrolar karşılayamaz. 250 TL’den bilet satması lazım ki 50 TL bileti satamıyor onu nasıl yapacak. Dolayısıyla devletin klasik oyunları kendi bünyesinde göstermesi boynunun borcudur. Şehir Tiyatroları’nda ben 2 sene dayandım, kardeşim orada ama ben dayanamazdım. Çok zor bir yer.



Peki, eski bir medyacı olarak yolsuzluk soruşturmasının ardından ortaya çıkan ‘Alo Fatih’ kayıtlarına ne diyorsunuz? Artık medyaya yeni bir literatür olarak geçti. Sizin döneminizde de oluyor muydu bu?



Tabii ki olmuyordu. Bir kere benim dönemimde gazetecilerin yüzde 80’ni bağımsızdı. Hükümet yanlısı, partinin adamı gazeteciler yoktu. Bu benim alışık olmadığım bir durum. Zaten bu gazetecilik türü Turgut Özal’dan sonra ülkemizde yer aldı. Kanal 6’da da çok ciddi bir medya zulmü yaşatılmıştı. Bütün bu tapeler filan ortaya çıktı da ne değişti? Hiçbir şey değişmedi. AKP yine aynı oyu aldı.



Son olarak en sevdiğiniz polisiye yazan kadın yazarlar kim ve genel olarak beğendiniz yazarlar kimler?



Marilyn Hagens’ı çok beğeniyorum. Polisiye yazan Türkiye’de kadın yazar yok. Ahmet Ümit’i çok beğeniyorum. O bugünün duayeni. Kitabıma bir iki bir şey yazmasını istedim ve yazdı. Bu benim için çok onur verici bir şey. Başka kim var… (düşünüyor)



Mesela Elif Şafak’ı beğenir misiniz?



Elif Şafak’ı hiç okumadım. Aslında, Elif Şafak’ın İskender kitabını okumuştum. Güzel bir kitaptı. Buket Uzuner’i beğeniyorum. Buket Uzuner gerçekten çok iyi bir yazar. Ferhan Şensoy’un kitaplarını çok seviyorum.



Beğendiğiniz bir genç yazar var mı peki?



Eyvah! (uzun uzun düşünüyor) Mehmet Coşkun Deniz okudum yeni ama o da genç yazar değil (gülüyor). Güzeldi kitabı.



Aklınıza hiç genç yazar gelmemesi Türkiye’de gençlerin edebiyatla ilgilenmediğinin bir göstergesi olabilir mi?



Şimdi kişisel gelişim üzerine çok kitap çıkıyor, yeni trend bu ve ben de bu kitapları okumuyorum. Bu nedenle haksızlık etmek istemem. Kişisel gelişim üzerine değilse çok ağır aşk romanları çıkıyor ve ben bu kitapları da okumuyorum. Kitap okumaya ilgi yok değil ama şimdi şöyle bir durum oluştu, eskiden vapura veya otobüse bindiğimizde elimizde kitabımız olurdu açar okurduk ama şimdi cep telefonlarımız var açıp sosyal medyaya bakıyoruz. Sürekli sosyal medyaya bakıyoruz, kitap okumuyoruz.



Sizin sosyal medyayla aranız nasıl? Hesabınız var mı?



Var. Facebook ve Instagram hesabım Ayse Erbulak olarak var günde bir iki kez girip, çıkıyorum. Çok fazla taklitlerim de var ve çok gülüyorum.  Sosyal medya çok yoğun bir iş, sabah kalkacaksın ne yazacağını düşüneceksin, günün mana ve ehemmiyetine uygun bir şey yazacaksın. Hiçbir şey yoksa illa birine laf sokacaksın ya da laf sokacak kimse yoksa veya sokmak istemiyorsan çiçek böcek yazacaksın. İnsanlar birbirlerine küsüp Facebook listesinden çıkarıyor filan ve ben bunu çok ciddi bir avamlık olarak görüyorum. Facebook’tan birini silmek bildiğin geri zekâlılık.



Peki, bir film veya dizi projeniz var mı?



Film var.



Nedir?



Şu anda Avşar Film ile görüşmemiz sürüyor. Netleşmeden bir şey demek istemiyorum. Heyecanla sonuçlanmasını bekliyorum. 



Eylem YILMAZ 



eylemyilmaz83@gmail.com



twitter/Eylem_atalante


Sıradaki Haber İçin Sürükleyin