'32. Gün, Kanal D’den ayrılınca hüngür hüngür ağladım'

Perşembe akşamları 360'da ekrana gelen "32. Gün" programı sunucusu Umur Birand, Medyatava'dan Neslihan Akdaş'a konuştu.

'32. Gün, Kanal D’den ayrılınca hüngür hüngür ağladım'

Usta haberci Mehmet Ali Birand aramızda ayrılalı iki yıl oldu. Ardından Kanal D’de devam eden 32. Gün’ü sunmaya oğlu Umur Birand başladı. Ekranlarda ilk kez görüyorduk, haberci geçmişi yoktu. Çok eleştirildi. Zaman zaman bu eleştirilere yanıt da verdi. Biz kendisiyle Kanal D ile 32. Gün’ün yolları ayrıldıktan sonra yaşadıklarını, 360’daki yeni dönemi ve babasız geçen iki yılı, konuştuk. Tüm sorulara yanıt verdi.



Kanal D’den ayrılığınızla başlayalım. Mayıs 2014’tü, nasıl oldu?



Erkin Zincidi, yeni genel yayın yönetmeni olmuştu. Hayırlı olsuna gittim. Yeni sezonu da konuşmak istiyordum. Sohbet iyiydi ancak bir geri vites vardı. “Gelecek sezon 32. Gün, Kanal D’de olmayacak” dedi. İlk refleks olarak hüngür hüngür ağlamak istedim. Konuşmaya devam ettik. “CNN Türk’e geçebilir miyiz?” diye sordum “Onu düşünelim” dedi. Konuşma bitti, Kanal D’nin bahçesine indim. Annemi aradım ve yirmi dakika “Anne ben nasıl başarısız oldum” diye ağladım.



Gerçekten mi ağladınız yoksa mecazi anlamda mı söylüyorsunuz?



Hıçkıra hıçkıra ağladım. Çünkü babamın bıraktığı mirası taşıyamamış gibi hissettim. O çok büyük bir ağırlık. Zaten 1,5 yıl o ağırlıkla yaşadım ben. Programın kaldırıldığını öğrenince şok yaşadım, kendime gelemedim. Babam hep 32. Gün’de çalışmamı istiyordu. Geciktim, hata yaptım. Daha zamanım var diye diye erteledim. Mehmet Ali Birand’ın okulundan mezun olmayan kişi olarak 32. Gün’ün başına geçtim.



“BABAMIN KOLTUĞUNA OTURABİLECEK TEK KİŞİ BENDİM”



Ve başına geçer geçmez de neden haberci biri, 32. Gün okulundan bir isim programın başına geçmedi diye de eleştirilmeye başladınız?



Eleştirilmem çok doğal. Kimse babamın oturduğu koltuğa oturmak istemedi, istemez de zaten.



Siz Birand okulundan isimlere teklif götürdünüz mü?



Fikirler ortaya atıldı ama kimseye teklif gitmedi. Babamın okulundan mezun olan herkes bir marka. Mehmet Ali Birand’ın koltuğuna oturabilecek tek bir kişi vardı; o da bendim.



Peki Kanal D’den ayrıldıktan sonra ne oldu?



O Mayıs ayı flu geçti, karanlıktı.



Kaygınız markayı yaşatmak için miydi, maddi miydi?



32. Gün markası içindi. Sonra hırslandım. Saçlarım beyazlaştı, sinir küpü halde dolaştım. Birkaç kanalla görüşmeye gittim. 32. Gün’ün Doğan Grubu’yla özdeşleştiğini düşünen çok oldu. Evde oturdum, “Ne yapacağım?” diye düşünüyordum. Ve Ethem Sancak’ı aramaya karar verdim.





Ethem Sancak’la daha önce tanışıyor muydunuz?



Merhabamız vardı. Babamla arası iyiydi her zaman. Sahibi olduğu 360’ın bir değişimde olduğunu duydum. Şansımı denemek istedim. Medyada olmadığınız sürece unutulursunuz. O yüzden program devam etmeliydi. Babamın vefatından sonra “Kapılarımız her zaman sana açık” diyenler, 1,5 ay sonra ortada yoktu.



Ethem Sancak’ı tekrar soracağım ancak Kanal D’yle yollar ayrıldıktan sonra Aydın Doğan’la bir araya geldiniz mi? Kırgınlık var mı aranızda?



Görüştük tabii, niye kırgınlık olsun. Bana bu fırsatı veren Aydın Bey. Babamı kaybettikten 2.5 ay sonra 32. Gün yeniden yayındaydı. “Programı bitirelim, oğluyla bitirelim” diye karar alıyorlar. O zaman bitirselerdi kimse bir şey demezdi. Sonra bir yıllık bir kontrat daha imzaladık Kanal D ile. Bu en güzel şeydi. Ancak kısa sürdü. Kanal D için de kötü bir sezondu. Kanalın pek çok dizisi ve programı tutmadı. Kemer sıkma politikası içinde yerimizi aldık, program kaldırıldı. Doğal bir süreç. CNN Türk’te olmayı çok istedim ama olmadı. Neden olmadığımız hakkında gerçekten hiçbir fikrim yok.



Acaba siyasi konjonktür gereği mi haber programına yer vermek istemediler?



Biz her zaman objektif olduk. Bunun için de ciddi mesai harcıyorduk. İyi ve doğru gazetecilik yaptık. 



Gerçi şu an aynı kanalda, aynı gün ve saatte 5N 1K ekrana geliyor ve iyi reyting alıyor.



Evet, son iki programları iyi reyting aldı. Ama tabii ki o programlar yayına 12’den önce girdi. Biz hiç o saate yayınlanma şansı bulamadık. Demek ki oluyormuş. Halbuki bize bu programlar bu saatlerde olmaz, izlenmez denmişti.



32. GÜN’ÜN YENİ DÖNEMİNDE İLKLER...



Peki siz sunmaya başladıktan sonra reytingler düştü mü?



Bir şey söyleyeyim mi? Reytinglerde negatif bir fark olmadı. 32. Gün izleyicisi bizi bırakmadı. 32. Gün izleyicisinin profili şudur; gazete okur, haber kanallarından daha çok, ana haber izler, yetmiyorsa daha derine girmek istiyorsa bize gelir. Dünyada neler olup bitiyor; hayal bile edemezsiniz. Eskiden daha yavaştı her şey ama artık dünya çok hızlı değişiyor.Türkiye’deki gündemle yurt dışındaki gündem aynı tempoda aslında. Hala dünya yerine oturamadı. 32. Gün ekibi olrak refleksimizi çok iyi kullandık. Kırım’da TRT dışında tek biz vardık. O program gece 3’ten sonra yayına girdi. Buna rağmen AB’de 70. Sıradaydı. Ukrayna krizi sırasında Kiev’den yaptık programı. Ahmet Şık ve Nedim Şener birlikte televizyonda ilk kez bize çıktılar.



Bir de Kanal D’de son döneminde 32. Gün’ün tam da saatinde başladığı nadirdir. Kaç gece 23.30’dan 01.30’a kadar başlamasını beklemişliğimiz var...



Evet, çok sık oldu saat değişikliği. Gece 1’den sonra yayınlanmamıza rağmen son 7-8 programımız hep ilk 40’taydı. İsteyen teyit almak için Medyatava’nın arşivine baksın! Rojava’ya gittik, program 1.30’dan sonra yayınlandı. Ama biz rekabetten hiç çekinmedik. Son programda Cem Küçük ve Hayko Bağdat’la Gezi’yi konuştuk AB’de 35. Olduk, Nihat Hatiopoğlu’nu geçtik buna rağmen 26. bölümde programımız bitirildi. Halbuki anlaşma 40 bölüm üzerinden yapılmıştı. Tabii bu deneyim olmadan da ekibinizin değerini anlamıyorsunuz. Nereye gideceğimiz, ne yapacağımız belli değildi. Ama arkadaşlarım benimle kaldı.



32. Gün ekibi kaç kişilik şu an?



Genel Yayın Yönetmenimiz Hilmi Hacaloğlu, editörümüz Cem Fakir, yönetmenimiz Mehmet Polat, kameramanlarımız Üzeyir Yanar ve Gökhan Aras, muhabirimiz Gizem Ösün, sosyal medyacımız Cengizhan Çelik ve ben varım. Bu sene programımız 65 dakika geçen sene 45’di. Küçük bir ekiple büyük işler başarıyoruz aslında. Montajcım bugün “4 gündür eve gidemedim” dedi. “Çok geçmiş olsun, iki gün daha gidemeyeceksin” dedim. Gülüştük. Bir kurgucu daha alacağız ekibe.





Yarım kalmıştı; gelelim 360’a geçiş sürecinize...



Ethem Bey bana iki hafta sonrası için randevu verdi. “Türkiye’nin yurt dışında bir oyuncu olduğunu, burada yaşanan her olayın global arenayı nasıl etkilediğini, komşulardaki gelişmelerin bizi nasıl etkilediğini göstermek istiyoruz” dedim. “Çok güzel” dedi. Kalakaldım. Ethem Bey, samimiyetimi ve markanın değerini yükseltmek istediğimi gördü. Şartlarda anlaştık ve başladık.



Kanal D’deki gibi ilgi görüyor mu program?



Saatimiz güzel, 23.00’te yayındayız.



“BABAM DA 360'A GEÇERDİ"



İzleyicilerinizden “yandaş medya”ya geçtiniz gibi eleştiriler geldi değil mi? Sosyal medya tartışıldı...



Bana direkt bir şey gelmedi. Mesajımızı iyi verdik; bu program yayında kalmalıydı. Çünkü dış dünyayı bizimle takip ediyor insanlar. İç siyasetle ilgili bir program yapsam daha dikkatli olmamız gerekirdi, herkesin olduğu kadar. Neler yaptığımıza bir bakın IŞİD’in tehdidi altındaki Kerkük’e gittik. Gizem, Ebola dosyası için Gine’ye gitti. Ben Charlie Hebdo saldırıları sonrası Paris’te büyük yürüyüşü takip ettim. Hilmi, SYRİZA’nın iktidar yürüyüşünü Atina’da takip etti. Zaten herkesin bildiği 32. Gün’de bu değil mi?



Peki Mehmet Ali Birand olsa geçer miydi 360’a?



Geçerdi. Çünkü burada kilit nokta yayında kalmak. Yayında kaldığınız sürece devamlılığınız oluyor, mesajınızı veriyorsunuz, insanlara ulaşıyorsunuz. Ve yayında kaldığımız sürece ben babamla olan bağımı devam ettirebiliyorum. Bu her şeyden daha önemli benim için.



Ekibiniz genç ve deneyimli habercilerden oluşuyor... Hilmi, Cem; ikisi de piyasanın saygın aynı zamanda acar habercilerinden.



Onlarla olduğum için şanslıyım. Hilmi’yi ikna etmem 3 saati buldu. Ama o benim gözümdeki hırsı gördü sanırım; “Burada büyük bir cevher var, birlikte götürelim” dedim. Bu arada çok demokratik bir ekibiz. Herkesin bir fikri var ve son söz asla bir kişinin değil. Sonuna kadar tartışıyoruz, konuşuyoruz. Babamın vefatından sonra o sezonun son programını stüdyoda bitirdik. Artık sahaya inelim dedik, genç bir ekiptik. Hayattaki ilk saha deneyimim Somali’de oldu.



“EKİBİMDEN AZAR İŞİTİYORUM”



Neler hissettiniz? Sonuçta televizyoncu olmakla haberci olmak farklı şeyler. Hele sahaya inmek daha da başka.



Açıkcası sahada olmayı çok sevdim, bayıldım. Bu arada yeri gelmişken ben de altını çizeyim; ben haberci, gazeteci değilim. Bu mesleğe yıllarını vermiş insanlara saygısızlık olur. Televizyoncuyum ve programı sunuyorum.



Sahada eksik kaldığınızı hissettiğiniz anlar olmadı mı? Bu iş deneyim gerektirir.



Hissettim tabii. Hala her yurt dışı haberinden dönüşte iki saat azar işitiyorum.



Kimden?



Hem Hilmi’den hem Cem’den. Ama bu kez daha da hırslanıyorum; “Size de göstereceğim” diye içimden geçiriyorum. Herkes programın geleceğini düşündüğü için kızmıyorum. Gecenin bir yarısı arayıp “Abi bu nasıl anons, nasıl Türkçe?” diye çıkıştıklarında aslında hoşuma gidiyor. Çünkü bu onların motivasyonunu gösteriyor. Herkes bilir, “çok iyisin” deyip, sırt sıvazlamayı.



EN AĞIR ELEŞTİRMENİ EŞİ



32. Gün’ü sunmaya başladıktan sonra sizi en ağır kim eleştirdi?



Eşim. Çok acımasızdı. Kilomdan tutun da duruşumdan, Türkçemden, el hareketimden tutun da anonsu nerede çektiğime kadar her şeyi eleştirdi. Babamın da en ağır eleştirmeni annemdi. Sahadan vazgeçemem artık galiba. Çünkü tarihe tanıklık ediyorsunuz. Ali Kırca’nın birinci intifadadan, Deniz Arman’ın Cizre’den yayın yaptığı anları hatırlıyorum da, içimde kalmıştı. Hele babam Vietnam Savaşı’na gitmiş.



Babanızın vefatından sonra yetiştirdiği haberciler yanınızda oldu mu?



Oldular. Deniz Arman yarım dönem 32. Gün’de bana destek oldu. Cüneyt Özdemir, “sahaya çık” dedi. Can Dündar, her seferinde “bir şeye ihtiyacın var mı?” diye soruyor. Beni gördüklerinde biraz da babamı hatırlıyorlar galiba. Ben onların arasında büyüdüm. Onlar bir araya geldiklerinde ben etrafta dolaşırdım. Yarı Fransızca, yarı Türkçe konuşan küçücük bir çocuktum.



O günlere dair bir anınız var mı?



Her sene 32. Gün yemeği yapılırdı. O yemekte anlatılanlar muhtemelen bir, iki hükümet düşürür. Gördüklerini, söyleyemediklerini anlatırlardı. Onlar gizli kalmış hikayeler.





“RIDVAN ABİ BABAMI TERS ZAMANINDA YAKALADI”



Geçtiğimiz aylarda Rıdvan Akar’la bir röportaj yaptık. Mehmet Ali Birand zamanında açılan ve halen devam eden dava üzerine konuştuk. Siz neler söylemek istersiniz?



Rıdvan Abi benim büyüğüm. Babamla arasındaki bir dava ve bana kaldı. Rıdvan Abi, babamı çok ters bir zamanında yakaladı. Daha yeni kanser teşhisi konmuştu, babam ömrünün kısa olduğunu anlamıştı. Bütün öncelikleri değişti. Önce ailesi vardı artık. “Ben vefat ettikten sonra nasıl geçinecekler, ne yapacaklar?” diye kaygıları vardı. En beklenmedik bir zamanda Rıdvan Akar’la yollarını ayırdılar. Ama ayıran Rıdvan Abi’ydi. O süreçten sonra uzlaşılabilirdi. İkisi de adım atmadı. Sonrasında iş bana düştü, dava devam ediyor. Babam vefat ettikten 10 gün sonra mahkemede karşılaştık onunla. “Ben çocuklarımın hakkını arıyorum” dedi. Ben de ona “Sen taleplerinle benim oğlumun mirasından pay istiyorsun” dedim.



Aslında adınıza açılan başka davalar da var. Bir halkla ilişkiler şirketiniz vardı; kapattınız. Alacaklı olan çalışanlardan bazıları dava açtı size değil mi? Nedir olayın iç yüzü?



Kötü bir yönetimin sonucu budur. Kötü yönettim, benim suçum. Bundan memnun muyum? Hayır. Hata yaptım. Babamın vefatından sonra ekonomik krize girdik. PR şirketini kapatmam gerekti. Çünkü babam gittikten sonra müşteri de gitti. Yanan tekneden herkes kaçtı. İş gelmedi. Bizi finansman olarak tek ayakta tutan 32. Gün’dü. Babamın arkasından toparlamam uzun sürdü. Her şeyi bırakmayı planlıyordum. Kanal D’de sezonu bitirip, bırakacaktım. Ama sonra hırslandım. Şu an yapım şirketimizde 32. Gün’ün yanı sıra yaptığımız belgeseller, tanıtım filmleri de var. TRT’ye bir belgesel yapacağız.



“32. GÜN EKİBİNİ KISKANDIM!”



Babasız iki yıl nasıl geçti?



Garip ve çok hızlı geçti. Baba olarak eksikliğini kalbimde yaşıyorum, onu anlatamam. Ama iş açısından çok zorlandım. En büyük destekçim babamdı. Bazen tünelden hızlı geçiyormuşum gibi hissediyorum, ucunu göremiyorum. Tereddüt etmeye başladım ama bu sektör bunu kabul etmez. Daha yavaş karar veriyorum, bu beni ürkütüyor. Ancak bunu şirket içinde görenler yanıma koştu ve rahatladım. 



Mehmet Ali Birand’ın arkasından 32. Gün’de koltuğa siz oturdunuz. Kanal D Haber’de ise onun öğrencilerinden Cüneyt Özdemir var. Özdemir’i izlerken ne hissediyorsunuz?



Cüneyt’in olması gereken yer, Kanal D Haber’de babamdan boşalan koltuktu. İşini çok da iyi yapıyor. İleride daha da başarılı olacak. Babamla Cüneyt arasındaki ilişkiyi gördüm, şahit oldum. Kıskandığım zamanlar da oldu. Sonradan fark ettim. Daha önce hissetsem belki de daha erken başlayacaktım 32. Gün’e. Babama karşı olan defansımdan dolayı geri durdum. Babamla aramızdaki ilişki karmaşıktı. Babam 32. Gün ekibine daha çok emek verdi. Ama onlar da 28 Şubat’tan PKK olaylarına kadar en zor anlarında yanındaydı. Bense yoktum, yurt dışına gönderilmiştim. Ben o özlemi çok sonra fark ettim.



 



Neslihan AKDAŞ / twitter: @nakdas



Fotoğraflar: Verda Calvey


Sıradaki Haber İçin Sürükleyin