medyatava@medyatava.com
0212 243 07 10 (3 hat)
25.07.2012 00:00:00
Başka Dilde Aşk, Beni Unutma, Atlı Karınca filmlerinin yetenekli oyuncusu Mert Fırat ve senarist, sinema eleştirmeni Burak Göral, Ömer Öztürk'ün hazırlayıp sunduğu “Vapurda Çay, Simit Sohbet”in konuğu oldu. Şehir Hatları Vapurlarında gerçek seferlerde yüzlerce yolcunun eşlik ettiği sohbet 26 Temmuz Perşembe 23:30’da TRT Türk ekranlarında. İşte sohbette öne çıkanlar: MERT FIRAT: TÜRKİYE’DE SANAT İÇİN ÇOCUĞUNU CESARETLENDİREN AİLE SAYISI ÇOK AZ Sanıldığının aksine bunun eğitimle de ilgisi yok, eğitimli ailelerde sanatçı olmak isteyen çocuklarının karşına engel çıkarabiliyorlar. Bizimkiler de öyleydi. Benim babam bir ses sanatçısı ve bana ben ses sanatçısı olduğum için sen de Türkiye şartlarında sakın sanatçı olma diye tepki gösterdiği olmuştur. DÖNÜM NOKTAM ‘BİNBİR GECE’ OLDU İnsanların beni daha çok tanımasını sağlayan televizyon dizisi “Binbir Gece” oldu. Orada çapkın, zengin, kötü, şımarık bir karakteri oynuyordum. Çok seyredilen bir diziydi. 1. sezonu bitmiş, 2. sezonu için oyuncu aranıyordu ve aslında o karakter herkesin beklediği bir karakterdi ve aslında dizide ismi vardı kendisi yoktu. Dolayısıyla orada oynamak bana bir ivme kazandırdı. Sonra akabinde “Başka Dilde Aşk” tabi. O da beğenilen bir film oldu, olumlu tepkiler aldı. YAPTIĞINIZ İŞ SİZİ HEYECANLANDIRAMIYORSA ALACAĞINIZ PARANIN HİÇBİR HAYRI YOK Dizide de, tiyatroda da, sinemada da aynı şey. Bütün mesele kazandığın ne olursa olsun o yaratım sürecine dahil olmak, o rolü üstlenebilmek ve bütün içinde nereye yerleşeceğini bulabilmektir. Senin içine sinmiyorsa, hikayesinden memnun değilsen, ne oynayacağını bilmiyorsan ve bir hikayenin içinde nerede olacağını keşfedemiyorsan o hikayenin içinde yer almanın imkanı yok. Yazarken de bu böyledir, oynarken de. SANAT CESARET İŞİ Sanatla uğraşan kim olursa olsun yazarlık, oyunculuk, yönetmenlik hepsinin yaptığı iş cesaret işi. Bir şeyi yapıyorsun, üretiyorsun hayat sana bir şey yazdırıyor, oynatıyor. Yeri geliyor siyasi bir şeye, yeri geliyor yaşadığın hayata, kimi zaman içinde bulunduğun psikolojiye, kimsenin görmediği kimsenin öyle bakmadığı açıyla öyle bakarak başka bir düzen başka bir hayat kuruyorsun. İLK GÖZ AĞRIM TİYATRO Oyuncu olarak sahnede var olmasaydım acaba o kadar sever miydim bilmiyorum ama sahnede o heyecanı yaşadığım için tiyatro çok özel. Sonucu çok hızlı alıyorsun, mesela küçük bir an seyircide nasıl bir etki yaratıyor, bunu birebir görüyorsun karşında. Gülecekse gülüyor gülmeyecekse gülmüyor. Yani bana çok komik gelen bir sahne çok komik gelen bir replik doğru biçimde tonlanmadığında, doğru biçimde oynanmadığında seyirci hemen buz gibi duruyor. O beni çok heyecanlandırıyor. O anın tekrarı yok. Tiyatro bu yüzden farklı benim için. EN KÜÇÜK ROL BİLE ONU OYNAYAN KİŞİDEN BÜYÜKTÜR Oynadığı rol oyuncunun çocuğudur aslında. Senaristin yazarken kafasında bir şey vardır ve onun yazdığını oynaman, sana çocuğunu emanet etmesi gibidir. Oyuncu için bu ciddi bir sorumluluktur. Çünkü senarist ona emeğini vermiştir. EN ÖNEMLİSİ İLK ÖNCE İÇİNDEKİ SENİ BULMAK Kendini eleştirmekten, hatıralarını hatırlayıp onları eleştirmekten kaçınmamak gerekiyor. Farklı açılardan yazabilmek ancak bu şekilde olabilir. Bunu oyunculuğa aktarırsak da aynı şey. SENARİST BURAK GÖRAL: BİR FİLMİN EN SON DÜŞÜNCESİ GİŞESİ OLMALI SİNEMAN YILLAR SONRA BİLE ÇALIŞIYOR OLMALI 90 ve 100 dakika içinde meselenizi düzgün anlatabilmek ve doğru şekilde paketlemeniz gerekir. Çünkü bu büyük bir matematik isteyen bir şeydir. Bir yandan da hem duygusunu iyi vermek hem de iyi işleyen bir mekanizmayı kurmak gerekiyor. O mekanizma öyle güçlü oluşmalı ki yıllar sonra bile çalışıyor olmalı. ACIMASIZCA KENDİMİ ELEŞTİREN BİR YAZARIM Benim kendime böyle bir acımasızlığım var. Benim ikinci senaryomdur “Beni Unutma” ilkinde de ben oturup eleştirmiştim kendi senaristliğini yaptığım filmi. Hatta bu haber oldu. Herkes yaptığı işi bu kadar överken, Burak Göral kendi yazdığı filmi oturmuş eleştirmiş dendi. Eleştirmenlik ayrı bir kurum, senaristlik ayrı bir kurum sonuçta. HİKAYE YARATABİLMEKTE, ANLATABİLMEKTE EKSİKLERİMİZ VAR Türk sinemasının sorununun aslında merkezde olduğu ortaya çıktı. Hikaye üretebilmek, hikaye anlatabilmek, anlatabilme modelleri geliştirebilmekte eksiklerimiz. Türk sineması için yıllardır eleştirmenlerin yazdığı şey buydu. Hikaye anlatabilme sanatını yapamıyoruz. Eskiden Yeşilçam’da bu sorunu samimiyetle kapatabiliyorduk. Şimdi artık o da yetmemeye başladı. SENARYOLARI KAZARAK BÜYÜK BİR EMEKLE ÇIKARIYORSUNUZ Senaryolar içinizden bir parça aslında. 'Beni Unutma' da Mert’in oynadığı karakter benden çok şey taşıyor. Her karakter aslında sizin bir parçanız. Yazarın bir parçası. Bilinçaltında böyle bir şey yoksa söküp çıkarmak daha zor. Duyguları senden geliyor biraz. Mesela bir aşk filminin kahramanı olarak 'Beni Unutma'daki karakter çok bendendi. Fazlasıyla iç dünyama yönelikti. Çok açık verdiğim bir şeydi kendime dair. BİR FİLMİN EN SON DÜŞÜNCESİ GİŞESİ OLMALI Gişe yapımcının sorunudur eğer oraya kilitlenirsen bütün her şeyini bozarsın. Bütün denge bozulur. Oyuncu olarak da öyle yazar olarak da öyle. Tabi gişeyi herkes çok istiyor. Yaptığın iş herkese ulaşsın istiyorsun o ayrı bir kaygıdır ama gişe ayrı bir kaygı. Gişe düşünülerek oluşturulmuş icra edilmiş çok film izliyoruz. Görüyoruz işte olmuyor sahte geliyor. Gelecek nesillere çok iyi gişe yapmış film olarak geçiyor. Ama duygu olarak kalmıyor.
“ Büyük kurumlarda çıkan RİVAYETLERDEN söz ediyorum. Bilmem kimin başına ne geldiğine dair bir rivayet yayılır; daha da kötüsü günler, haftalar, aylar önce duyduğun bir şeyin doğru olduğunu öğrenirsin. "Yirmi yılını o kuruma vermiş olan Joe Baba işten çıkarılacakmış, ya da hepimizi işten çıkaracaklarmış" gibi, her zaman da doğru çıkar. „ Charles Bukowski
Sıradan Delilik Öyküleri