Medyatavamedyatava@medyatava.com Medyatava 0212 243 07 10 (3 hat)

İDRİS AKYÜZ: RADİKAL’İN GERİLEME SÜRECİ, MEHMET YILMAZ’IN AYRILMASIYLA BAŞLADI

MEDYATAVA RÖPORTAJ- Susurluk kazasıyla birlikte devlet-mafya-siyaset ilişkilerinin ortaya saçıldığı bir dönemde Radikal gazetesinin istihbarat şefliğini yaptı; ardından uzunca bir süre Posta gazetesinde yazarlık. Buna rağmen köşe yazarlığını “bir marangoz

14.11.2010 00:00:00

Radikal gazetesinin ilk kurucularından ve istihbarat şefiydiniz. Radikal o dönem yüz bini geçmişti. Rahmetli Reha ağabeyi (Mağden) özlüyor musunuz?

Radikal, o yılların olması gereken gazetesiydi. (13 Ekim 1996’da yayın hayatına başladı.) Kaypak, eyyamcı, teslimiyetçi ve kategorize edilmiş bir yazılı basın dünyasında, kar üzerindeki kan damlası gibiydi. Yönetsel bakımdan kendi içerisinde dingindi ama içerik bakımından dudak ısırtacak kadar, adı üzerinde radikaldi. Ben bir ölçüde Radikal’i Namık Kemal’in “İbret”ine benzetirim. Düzenbaza, hırsıza, arsıza, namussuza ve yerleşik statükoya karşı kavga eden bir gazete. Bizim de en azından amacımız buydu. Sevgili Mehmet Yılmaz’ın bakış açısıyla öyleydi.

 

Reha Mağden’e gelince... Sevgili arkadaşım, sevgili dostum... Onun kadar kendisiyle barışık, onun kadar cesur, onun kadar açık sözlü ve korkusuz olmak kolay değil. Hem iş yaşamında öyleydi hem de özel yaşamında. Bu nedenledir ki her ikisinde de dingin bir hayatı olamadı ve öylece de gitti. Nur içinde yatsın.

 

O günkü Radikal’le şimdiki arasında farklılık var mı? Eski Radikal’den geriye neler kaldı?

Radikal’in logosuna “kuş” kondurulmadan önceki hali, yani 1996’ın son günleri... Müthiş bir şans yakalamıştık. Susurluk kazası. Namı diğer, devlet – siyaset - mafya ilişkisinin belge ve fotoğraflarıyla ortaya döküldüğü kaza. İşte o kaza bizim yükseliş trendimizi oluşturdu. Çok farklı baktık olaya. Her türlü bilgi ve belgeye yer verdik. Devletle kavga ettik. Tabii bu arada dezenformasyon kurbanı da olduk. Ancak, korkusuzca, bütün tehditlere, uyarılara rağmen o olayın üzerine gitmeyi becerdik. Bu da bizim referansımız oldu. Kamuoyunda büyük bir güven kazandık. Ancak süreç içerisinde ne yazık ki gevşemeye başladı Radikal. 200 binlere kadar çıkan tiraj, 50 binlere düştü. Son günlerde (Referans gazetesiyle birleşmeden önce) 35 – 38 bin arasındaydı. Nedeni, yönetim ve anlayış hataları ya da eksikleri bir yana gelişen siyasi ve ekonomik koşullarla da ilişkiliydi. Ancak şu bir gerçek ki; Mehmet Yılmaz Radikal’den ayrılıp Milliyet’in genel yayın müdürü olduktan sonradır, Radikal’in esas gerileme süreci. Ne yazık ki İsmet Berkan, başarılı olmadı Radikal’in başında. Zira, illa da birilerine ya da kimi değerlere karşı inatla karşı durmaya ya da itiraz etmeye kalkmak radikal olmak anlamına gelmiyordu. Gazete dar bir marjinal çevrenin okuduğu dergiye dönüşmüştü.

 

Bugünkü yeni Radikal’e gelince... Dilerim başarılı olur. Eyüp Can yönetiminde bunu ne ölçüde hayata geçirebilir bilemiyorum. Zira Eyüp Can’ı tanımıyorum. Bir anda patron tarafından Finansal Forum’un (sonra adı Referans olarak değiştirilen ekonomi gazetesi) genel yayın yönetmenliğine getirildi. O gazetede başarılı oldu mu bilemiyorum. Zira başarı ölçüsünün hangi unsurlara dayalı olduğu tartışma konusudur. Bugün, “500 bin radikal” sloganıyla yola devam etmeye çalışmanın ardında da ne yazık ki tiraj kaygısı var. Bu sloganın içeriği ve gösterilmeye çalışılan amacı ne olursa olsun, tiraj kaygısı ötesinde inandırıcı gelmiyor. En azından ben öyle sanıyorum.

 

Bugünkü Radikal’de beğendiğim taraf, “köşe yazarlığı”nın, “köşe muhabirliği”ne dönüştürülmek istenmesidir. Bunu çok önemsiyorum. Zira ben de yıllarca köşe yazan biri olmama rağmen, köşe yazarlığının bir marangoz hatası olduğuna inanırım. Zira, gazete sayfalarındaki mizanpajda o yazılar köşeye konmasaydı, köşe yazısı, yazan da köşe yazarı olmayacaktı. Yazar olmak bu kadar basit olamaz. Yazarlık, büyük bir birikim, araştırma, üslup ve edebi bir disiplin ister. Kendisine köşe yazarı diyenlerden acaba hangisinde var bu özellikler. (Tabii ki kimi istisnaları vardır.)

 

Daha sonraları Posta gazetesine geçtiniz. Uzun yıllar köşe yazdınız. Posta’nın zirvede bir gazete olmasını neye bağlıyorsunuz?

Mehmet Yılmaz, Posta’da günlük yazı yazar mısın dediğinde, kaynar sular başımdan aşağıya dökülmüştü. Çünkü Cumhuriyet ekolüyle yetişmiş, Hürriyet ve Radikal gibi gazetelerde çalışmış biri olarak, gazetecilik anlayışım ve olaylara bakışımla örtüşmüyordu Posta. Ancak yazı yazmak da istiyordum. Ve bir yerden başlamam gerekiyordu. Posta’da 6 Mart 1997’de yazmaya başladım ve yaklaşık 8 yıl devam ettim. 1 Nisan 2005’te istifa ettim Posta’dan. Rıfat Ababay, Posta’yı iyi yönetmeye devam ediyor.

 

Şimdi de bir televizyon programı yapıyorsunuz, Skytürk’te. Adını “Ombudsman” koyduğunuz bu programda tam olarak neler yapıyorsunuz?

Ombudsman, İsveççe bir terim. Daha doğrusu bir kavram, bir tüzel kişilik. Kelime anlamı; hakem, arabulucu, temsilci. Çalışan ve çalıştıranlar arasında doğan sorunları çözen bir makam olarak bilinir. Bir ölçüde hakkın tecellisine ve teslimine karar verir. Ve kararları itiraz-ı kabil değildir, kesindir. Ben de bu programda bir ölçüde medya ombudsmanlığı yapmaya çalışıyorum. Bir ölçüde diyorum, çünkü Türkiye gündemini de bu programda tartışıyoruz. Hangi gazetenin hangi olaya nasıl baktığına dikkat çekerken, hangi yazarın hangi yazarla neden dalaştığına da yer veriyorum programda. Bir ölçüde de kimin haklı kimin haksız olduğunu da dolaylı yoldan anlatmaya çalışıyorum. Programda çok önemsediğim köşe ise, “40 yıl önce” adını verdiğim dosyadır. Bunda, 40 yıl önce gazete sayfalarında hangi haberlerin yer aldığını izlettiriyoruz seyirciye. Darbeler nedeniyle kopan kuşaklar arası bağların neleri unutturduğunu tespit etmek içindir.

 

Türban meselesinin tekrar gündeme gelmesine ne diyorsunuz? Bu mesele tam olarak neden halledilemiyor?

Bana göre Türkiye’nin türban meselesi yoktur. Bu bir özgürlük ya da demokrasi sorunu asla değildir. Aklı evvel bir kesimin kendi siyasi çıkarı adına gündeme getirip ülkenin zamanının beyhude harcandığı bir konudur türban meselesi. Dolayısıyla olmayan sorunun çözümü diye bir kavram da yoktur. Ben böyle bakıyorum olaya biraz da.

 

Geçenlerde Kemal Kılıçdaroğlu CHP içinde ciddi çıkışlar yaptı. Bütün sınıflar CHP’de buluşmalı mı?

Kılaçdaroğlu, bence hem CHP hem de Türkiye için bir şanstır. Üslubu, ciddiyeti, siyasete bakışı, duruşu ve insana bakışıyla, farklı bir siyasetçi profili çiziyor. “Ben” değil “biz” diyebiliyor. Ve ben, temelinde örgütlülük ve ekip anlayışı olan bu bakış açısını çok önemsiyorum.

 

Müslüman sol olduğunu düşünüyor musunuz? Müslüman sosyalizmi diye bir şey olması mümkün müdür?

Müslümanlıkta kesin itaat vardır. Kulluk müessesi vardır. Solculuğun temelinde ise birey vardır. Bireysel özgürlük vardır, yani demokratik bir anlayış söz konusudur. Dolayısıyla, kesin itaat ve kulluk müessesesinin olduğu yerde solculuğun ne işi olabilir. İslam sosyalizmi ya da İslam solculuğu demek, doktriner ideolojilerden bihaber olmak demektir.

 

Son olarak, hayatınızın dönüm noktası olarak kabul ettiğiniz bir anınız var mı?

Belki öyle bir olaydır ama tam da emin değilim... Radikal’in istihbarat şefi olduğum dönemde, bugün Ergenekon davasında adı geçen ve halen Kanada’da yaşayan Tuncay Güney, Susurluk kazası sonrası bana düzmece bir fotoğraf satmaya kalkışmıştı. Benimle birlikte çalışan sevgili Tutkun Akbaş’ın aracılığı ile oldu bu iş. Tuncay Güney, elindeki fotoğrafta Mesut Yılmaz, Cavit Kavak, Eyüp Aşık ve Abdullah Çatlı’nın bir arada olduğunu söylüyordu. Gazetecilik merakı... Çok önemli bir olay... Satmak istiyordu fotoğrafı... Pazarlık ettik, 1 milyar 750 milyon liraya anlaştık, o günün parasıyla. Mehmet Yılmaz, muhasebeye “hamiline” çeki yazdırdı ve bana verdi.

 

Karlı bir kış günü öğlen saatlerinde Çınar otelinde buluştuk. Tuncay Güney bir arkadaşıyla birlikte oturuyordu. Benim yanıma gelmek istemedi. Tutkun aramızda aracılık yapıyordu. Fotoğrafı verdi. Kaset için bir dia, yani bildiğimiz slayt. Aldım baktım. Lupla inceledim. Kompozisyonda, Mesut Yılmaz, Cavit Kavak, Eyüp Aşık, bir mekandan çıkıyorlar. Önlerinde de Abdullah Çatlı. Yani tüm bu isimler bir arada. Öyle gözüküyor. Bir gazeteci olarak heyecanlandım. Kaldı ki biz de Radikal olarak Susurluk kazasından sonra olayı çok iyi götürüyoruz. Dolayısıyla bu fotoğraf, Susurluk olayı sonrası ortaya çıkan devlet – mafya – siyaset ilişkisiyle ilgili fikri takip anlayışımızı taçlandıracak bir fotoğraftı. Bu bakımdan çok heyecanlıydım.

 

Ancak bir ara şeytan dürttü. Kasetin kapağını açtım ve diayı elime aldım. Baktım ki bu bizim bildiğimiz bir dia değil. Kalınlığı itibariyle onun ölçülerine uymuyor. Fotoğrafı bu kez biraz daha yakından inceledim, büyüteç altına koyarak. Televizyon tekniklerini bilmesem, silikon grafik denen alette neler yapılabileceğinden haberdar olmasam, montaj ve düzmece bir resim olduğunu anlamayacaktım. Montaj ve resmen reprodüksiyon. Bu tespitten sonra Tuncay’a dedim ki; bu dia bir reprodüksiyon, video üzerinden çekilmiş değil mi? Evet, dedi. O zaman dedim bunun videosunu da istiyorum, ona da ne kadar para isterseniz söyleyin, dedim. Tuncay Güney, “Peki, ben akşama doğru sizi arayacağım” dedi ve ayrıldık. Gazeteye döndük. Akşama doğru aradı ve bizden daha çok para veren birilerine resmi sattıklarını söyledi. Kim olduğunu söylemedi tabii. Araştırdık rahmetli Reha Mağden ile birlikte. Öğrendik ki DYP’den birisi, 7,5 milyara resmi satın almış ve ertesi gün Tansu Çiller bir basın toplantısıyla bunu kamuoyuna açıklayacak. İşte orada bir duyarlılık daha gösterdik Radikal gazetesi olarak. Ben gördüğüm o düzmece fotoğrafı, grafikerlere ve illüstratör arkadaşlara çizdirdim. Hikâyeyi baştan aşağıya yazdım ve ertesi günkü “Fotoğraf savaşları” manşetiyle, olayı kamuoyuna duyurduk. Tabii Tansu Hanım da basın toplantısı falan yapamadı. İşin özüne gelince; eğer o fotoğrafın düzmece olduğunu tespit edemeyip de -ki gerçekten çok zordu- gazetenin birinci sayfasına koysaydık, Mehmet Yılmaz Amerika’ya yerleşecekti, ben de mesleği bırakmış olacaktım.

 

 

SAYIM ÇINAR

sayimc@superonline.com



---
Anahtar Kelimeler:
Aynı Kategoriden:
Medyatava Düsturu
Büyük kurumlarda çıkan RİVAYETLERDEN söz ediyorum. Bilmem kimin başına ne geldiğine dair bir rivayet yayılır; daha da kötüsü günler, haftalar, aylar önce duyduğun bir şeyin doğru olduğunu öğrenirsin. "Yirmi yılını o kuruma vermiş olan Joe Baba işten çıkarılacakmış, ya da hepimizi işten çıkaracaklarmış" gibi, her zaman da doğru çıkar. Charles Bukowski
Sıradan Delilik Öyküleri