“Rüzgâr Uçursun Türbanlarını…”
1-Unutmanın ardından çok net bir ses veriyorsunuz Muinar’da, bu sesin bu kadar net olmasında, başörtüsünün Çankaya’ya çıkacak olmasının payı var mı?
1-Muinar’ın, ‘Boynubukleli’ dediği Demirel’in şapkası vardı, Ecevit’in kasketi, Özal’ın kovboy şapkası, yani, memleketin başındakilerin başı hep şapkalıydı zaten, AKP döneminde, iktidarın şapkası cinsiyet değiştirip türban biçimini aldı, Tayyip Beyin iktidar şapkası, Emine Hanımın başında bu defa...
2-Demirel’in şapkası Nazmiye Hanım’ın elinde değildi, biz halk olarak şapkayı devletli erkeğin elinde görmeye alıştık…
2-Şapkayı biliyoruz bilmesine de, bu şapka o şapka mı, karar veremedik, meclis, hükümet erkek, iktidarın şapkasının biçimi, cinsi dişi, bocaladık ister istemez, gözümüzün duruma uyanıp isyan etmesi zaman aldı, Muinar, onbin yaşında, ölümsüz bir kadın, çağlar boyunca bütün şapkalıları görmüş, devlet, hükümet edenlerin şapkası, kavuk kabak biçimini almadan bir şeyler yapmamızda fayda olduğunu söylüyor, romanı yazdığım sıralarda, başbakanın Çankaya’ya çıkma meselesi gündemde değildi, ama Muinar, türbanlı cumhurbaşkanı istemez Çankaya’da, bunu biliyorum, benim bir yazar olarak, duygumu, düşüncemi açıkça ifade etmek görevimdir, önerim şu, Tayyip bey, türbanı kendi başına takıp öyle çıksın Çankaya’ya.
3-Yakınlarda yaptığınız bir söyleşide, Türbanlı kadınlar, türbansız kadınların özgürlük alanını daraltacak olursa, bir kadın kavgası patlar bu memlekette, Allah onu göstermesin asıl! dediniz… Öyle bir kavga patlasa, nasıl bir kavga olur sizce bu?
3-Bunu söylemek hoş değil ama, türban biraz zahmetli bir şapka, arkaya doğru bir çıkıntısı var, başörtüsünün altına bir şey tıkıştırıp dengeli bir silindirik durum yaratmak gerekiyor kafanın üstünde, bunu nasıl yaptıklarını bilmiyorum, ama el oyalayıcı bir işe benziyor, zaman ister bunu yapmak, takan için uğraştırıcı olmalı… Kadınlar arasında böyle bir kavganın patlamasını istemem doğrusu, ama patlarsa, başı açık kadınlar daha avantajlı durumda olurlarmış gibi geliyor bana, çünkü kolayca çekip alınacakmış gibi bir dengede duruyor bu türbanlar, bir el atışta saçları açılıverir, kavga patlasın o yüzden…
4-Ama bu kavgayı başlatabilecek bir kitap, ben sizi ilk kez bu kadar kavgacı görüyorum, bunda elli yaşın özgüveni, birikimi mi var?
2- Ben dünyada varolmuş ilk kadınla aynı yaştayım, elli yaşında değilim ki, hepimiz, aslında sandığımızdan çok daha, binlerce yıl daha yaşlıyız, kitabım aynı zamanda eğlenceli, coşkulu, Muinar, her şeyle dalgasını geçen onbin yaşında bitirim bir kız çocuğuna benzemiyor mu? Romanım, öyle bir duyguyla da okunuyor, Sevgili Arsız Ölüm’e benzetiyorlar Muinar’ı…
3-Dili büyülü, masalsı ama bu romanın kadınları kışkırtmak isteyen politik bir havası var, Sevgili Arsız Ölüm’den daha kışkırtıcı bir kitap bu…
3-Kadınları erkeklere karşı kışkırtmak istediğimi düşünecekler şimdi, pekâla, kışkırtıcı bir roman yazdığımı kabul ediyorum, kadınları hükümetin nükleer programına karşı kışkırtmak istiyorum, olmuşken tam olsun, belki erkekleri de kışkırtırım, Muinar, ‘Rüzgâr uçursun türbanlarını!” diyor, ülkemizin rüzgârı mı söndü, rüzgâr enerjisinden yararlanalım, bu romanın meselesi türban değil ki, rüzgârı bol ve kuvvetli esen bir coğrafyadayız, kadınlar nükleer santral istemiyor! Arda Çoban’ın annesi yüzümüze ne haykırıyorsa benim kitabım da onu haykırıyor, Muinar, dünya savaşçısı, ne söylüyorsa, dünya canlı kalsın diye söylüyor. Kadınları dünyaya yardıma çağırıyor.
3-Muinar’ı okurken, içimde bir ümit ateşi yandı, henüz sözünü söylememiş olan sizin kuşak, bu kitapla konuşmaya başlayabilir mi?
3-Bizim kuşağın sözü ağır, boğazımızı sıktıklarında yirmisinde yoktuk, yaşımızı büyütüp astılar hepimizi, sesimiz içimize aktı, memleketin katilinin, işkencecisinin elinde serpilip boy verdi bizim kuşak, lise sıralarından alınıp ondört yıl hapse atılmış, hücreye tıkılmış çocuklarız biz, bedeni duvar olmuş, ruhu göğe çekilmiş, bizim kuşak konuşursa gökten konuşacak, şimşekler çakacak, duymaya cesareti var mı insanların, ya sonraki kuşaklar, biz onlara yaşadıklarımızı anlatmaya utanırız. Bilge bulut olmuş bir kuşağın sözünü dinlemeye hazır mı Türkiye? Bu ülke benim kuşağımla yüzleşemez!
4-Türklerle Kürtler, barışıp kucaklaşmalı diyorsunuz, bunu da kadınlar sağlayabilir, sizin anneniz Kürt, ama sustunuz, neden Kürt damarınız dile gelmedi…
4-Neden sustuğumu anlatmam uzun sürer… Ama annem de Kürt erkeklerine karşı susmuştu, töre cinayetlerini konuşalım isterseniz, tatsız bir söyleşi olmasın bu, neyse… Yıllar önce Edvard Said Türkiye’ye gelmişti, biz arkadaşlarımla Edvard Said’le bir gece geçirdik, yemek yedik, Muinar’ın, ‘Kimindoğusuortadoğu’ dediği coğrafyayı, Türkiye’yi ve dünyayı konuştuk, yanında çok ünlü, Amerika’lı editör bir hanım vardı, New York’ta yayımlanan önemli bir edebiyat dergisinin editörüydü, bir süre sonra yayınevime bir faks geldi o hanımdan, ‘Latife Tekin’in Kürtler hakkında yazacağı bir şey varsa, yayımlamak isteriz!’ Ben gülümsedim sadece, ‘Latife Tekin’in Kürtler hakkında Amerikalı’lılara söyleyeceği hiçbir şey yok!” Cevabım bu oldu, sustum işte, çünkü, annem ben daha çocukken tembihlemişti beni, o kendini başına türlü işler açılmış bir kadın sayıyordu, Kürt saymıyordu, doğduğu toprakları özlüyordu, ana dilini unutmamaya çalışıyordu, ama öfkesi de hasreti ölçüsünde büyüktü, kadınların ülkesi içlerinde, Muinar, ne diyor, “Kadınlar içli ceviz olmuş, sen içini erkeğe yediren kadın gördün mü?” Ben içimi Amerika’ya mı yedireceğim? Biz kadınlar, içimizde olanı dışımıza çevirsek, ne Türk deriz kendimize, ne de Kürt, isteyeceğimiz şey doğruca kimlik iptali!.. Yırtarız kartları, yamama bu kimlikler çünkü, ben annemin izindeyim, anneme inandım, annem ülkemdir benim, sadece ve sadece anneler barışı sağlayabilir, kadınlar sağlayabilir barışı, anneler erkeğin dilini yıkar, annelerin ağdı sınır tanımaz, harita bilmez, ben mi kışkırtıcıyım, evet kışkırtıcıyım, politikacılar kenara çekilsin, oy için oynamasınlar insanlarla, şehit anneleriyle, dağdaki çocukların anneleri konuşabilsin, onların çevresinde halka olup dinleyelim, bırakalım, ağlama diliyle barıştırsınlar bizi, öyle bir günümüz olsun, öyle bir gecemiz olsun. Saldırgan erkekler yüzünden bu ülke parçalanırsa, hiçbir parçasında yaşama isteğim kalmaz, hepimiz kırılır, bükülürüz, ben ülkemin çocukluğumda bildiğim gibi kalmasını istiyorum, çocukluk ülkemi dağları ve ormanlarıyla, insanlarıyla bir bütün olarak istiyorum…
5-‘Dünyanın işi aşka kaldı’ diyor Muinar…
5-Dünyanın işi, kadınlara ve aşka kaldı, biz erkeklerle aşk varsa, sonsuz biçimde eşitleniyoruz, aşk erkeği erkek olmaktan, kadını kadın olmaktan çıkarıp uçurur, kadınlar biliyor bunu, o yüzden aşk peşindeler zaten, aşk hiç kimse olmadığımız zamanların soluğu, bir vakitler dünyada ne sınırlar vardı, ne para vardı, ne iktidar çakalları, insan dünyadan olmadır, biz dünyanın aynısıyız, tek ve bölünmez yurdumuz dünyadır, dünya var diye hayattayız, Muinar, eğer kavgacı bir romansa, bende uzak geçmişin duygularını, ilk kadınların duygularını uyandırdığı için kavgacı bir roman…
6-Söyleşimize başlamadan önce, bana Suudi Arabistan’lı bir kadın yazarla aranızda geçen bir konuşmadan söz ettiniz, sakıncası yoksa, Sabah okurlarıyla bu sarsıcı anınızı paylaşabilir miyiz?
6-Onu hep hatırlayacağım, evet, Bedira… Derin, ateşli siyah gözleriyle Bedira!.. İtalya’ da, İslam ülkelerinden gelen kadın yazarların katıldığı bir toplantı sırasında tanışmıştık. Muinar’da, adı Bedira olan bir kahraman var, ona selam olsun diye, bütün gün süren konuşmalardan sonra akşam yemeği sırasında yakalandı beni
7- ‘Biz bu örtülerden kurtulmak istiyoruz, neden sizin kadınlarınız örtünmek istiyor, çıldırdılar mı!?” diye sormuş size…
7-Evden havaalanına giderken, saniyeleri saydığını, örtüsünü üstünden fırlatıp atmak için nasıl sabırsızlandığını anlattı bana, İtalya’da örtüsü yoktu, siyah upuzun saçlarını bırakmış, sevinç içinde saçlarını savurup gülüyordu durmadan, otuzlu yaşlarında, üç çocuk annesi, eşinin ve çocuklarının fotoğrafını gösterdi bana, ‘Uçağa bindiğimde yine örtüneceğim, bundan nefret ediyorum!...” Masayı, tabakları, bardakları aşıp birbirimize sarıldık, gözlerinde yaşlarla ‘Ohh! Örtüm yok” diyordu, ‘Ohh, örtüm yok…” Boğazına kadar düğmeli beyaz bir gömlek vardı üstünde, “Bedira, örtüyü atmışsın, şu iki düğmeyi de çöz bari o zaman” dedim, şaka olsun diye, iki elini gömleğinin yakasına takıp bütün düğmelerini kopartarak göğsünü açtı, düğmeler çınladı tabaklarda, susup şaşkınlıkla Bedira’ya baktık hepimiz, onu bir daha hiç görmeyeceğim belki, ama Bedira’yla düğme kardeşi olduk o gece.
6-Muinar’ın konusu kadınlar ve dünyanın geleceği, bunu biliyorum ama sormadan edemeyeceğim… Diyorsunuz ki, örtünen kentli, varlıklı kadınlar, bir hava yaratabiliyorlar kendilerine, pahalı türbanlar, marka başörtüler…
6-Parayla görüntüyü biraz olsun kurtarmak mümkün, modacılar kafa yoruyor bu işe…
7- Örtülü bir kadın, türbanıyla, bir cipin direksiyonuna parmaklarını dolamış, bu size ilginç gelmiyor mu?
7- İlginç tabii ama tehlikeli aynı zamanda, eski bir Türk filmi vardı, rüzgâr üfürüp çözüyor başartüsünü kadının, yüzünü örtüp boynuna dolanıyor, kazaya uğruyor o yüzden… Geçtiğimiz yıl içinde o şehir, bu şehir epeyce dolaştım, Anadolu’da kadınlarımız kara pardesü içinde kaybolmuş, ne modası, ne zarafeti, varsa İstanbul’da, Ankara’da havası var örtülü kadının… Pardesü, pijama, başörtü yaratığı olmuş kadınlar Anadolu’da, hadi yine erkeğin başından sarığını çözersin, bir gömlek, pantolon giydirirsin üstüne, kas gücüyle ayakta durur, ifadesini yakalayıp fotoğrafını çekebilirsin, kadın erimiş, yok olmuş örtünün altında, örtü var, kadın var mı içinde diye bakıp durdum o şehir, bu şehir, kadın bez çaput olmuş, kedilerin, kuşların bakışı var, kadınlarımızın bakışı, ifadesi solmuş, silinmiş, kavga çıkarmak istediğimi söylediğiniz için, sokak aralarında toplaşmış o ırak kadın görüntüleri gözümün önüne geldi şimdi, pardesü yetmez, kat kat yorgan, yatak altına yatırıp boğsunlar kadınları, çaputsu, bezsi varlıklar olarak yaşayacağımıza, ağızlarımıza, gözlerimize, kulaklarımıza kumaş tıkayıp kaldırsınlar cinsimizi ortadan, erkeklere söylüyorum, örtü onların marifeti çünkü…
7-Kadınların erkek korkusuyla, doğa karşısındaki durumuyla ilgiliyim diyorsunuz, bunu biraz açar mısınız?
7-Kendi içimdeki korkunun kaynağına inmeye uğraşıyorum, insan insandan korkuyor en çok, geçmişte vahşi, yırtıcı hayvanlardan korkuyorduk belki, ama bugün en çok insandan korkuyoruz… İnsanın kadın olanından mı korkuyoruz? Hayır, erkek olanından korkuyoruz. Türbana, çarşafa, örtüye karşıysam, örtü bana, erkek korkusunu hatırlattığı içindir, türbanlı bir kadın gördüğümde, ‘O kendini benden ayırmak istiyor diye düşünüyorum, o bana değil, erkeklere bir şey söylemek istiyor, erkeklerin sokağında türbanıyla ötekileştiriyor beni; ‘Bana değil, başı açık olana saldırın, ben iyi kızım!’ demek istiyor onlara… Yanıldığımı sanmıyorum, sanki türban yaygınlaştıkça erkek saldırganlığı şiddetlendi ülkemizde.
8-Örtülü, örtüsüz, kadınlar ne saklıyor içlerinde? Muinar, erkeklerle kadınların geçmişte savaştıklarını, kadınların bu savaşta yenildiklerini söylüyor, “Kadınlar savaş esiri, cinskırım yasası çıkarsınlar, kafalarında bizi cennetin hizmetçisi yapmışlar” diye haykırıyor, benim için unutulmaz cümleler bunlar…
8-Muinar, aslında daha da fazlasını söyledi bana aslında, anlattığı her şeyi romanıma yazmış değilim, temizlikten, bulaşıktan çamaşırdan cennete gitmiş kadınlar olduğundan, o kadınlara dünyadan toz bezi taşıdığından filan da söz ediyordu arada. Kadınlar içlerinde, bir zamanlar üstünde mutlu bir hayat yaşanmış olan dünyanın hatırasını saklıyor, kendilerini saklıyorlar içlerinde, bugün, kadınların sakladığı o hatıraya, o eski hayat bilgisine dünyanın çok ihtiyacı var.
9-‘Kadının yeri dünyanın yanıdır’ diyorsunuz, kadınlar dünyanın tarafına geçerse, dünya kurtulur mu, inanıyor musunuz buna? Bir de Muinar, AB’ye karşı konuşuyor, paylaşıyor musunuz onun düşüncesini?
Hitler’i kastederek, Almanlar gibi, Fransızların da bir badem bıyıklının eline düşeceklerini söylüyor…
9-Muinar’ın böyle pek çok öngörüsü var, Amerika’nın da yakın bir gelecekte parçalanıp bölüneceğini söylüyor, Avrupalılar, onun gözünde Afrika’nın, Asya’nın zenginliklerini yutmuş, elmas altın sarhoşu insanlar... Söylediği bu Muinar’ın, ‘İşimiz var sarhoş avrupayla!...’ diyor… Ülkesinin geleceğini düşünen her yurttaş gibi, AB yanlısıyım ben de, kendimiz için başka bir gelecek göremiyorum, ne yazık ki, ve tabi hepimiz kadar, Avrupalı Türkiye masası şeflerinden, ekonomi komiserlerinden sıkıldım… Bir İngiliz gezetesinde, ülkemizi Avrupa’nın metresi ilan ettiler, düşmüş bir dişi ülkeyiz onların nezdinde, haremimiz kaldığını sanıyor başbakanımız…